BESİME CEYLAN
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ben Kimim? Kör Bir Baykuş Mu?

Ben Kimim? Kör Bir Baykuş Mu?

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kör Baykuş, Candan Erçetin’in “Ben Kimim” şarkısını sevenlerin romanıdır, desek yanlış olmaz sanırım. Zira yazar daha ilk sayfada  “…tek korkum yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.” “…Uzun zamandır başkalarıyla bütün bağlarımı koparmışım, kendimi daha iyi tanımak istiyorum.” (Sadık Hidayet, Kör Baykuş, YKY Yayınları, s.15-16) derken; benliğini, inançlarını, davranışlarını, değerlerini anlama çabasındadır. Bir başka ifadeyle anlatının ana problemi bireyin varoluşsal sancıları ve anlam arama çatışmasıdır. 

Kör Baykuş, İran edebiyatının yasaklı kalemi “Sadık Hidayet” in 1937 yılında yayımlanmış olan romanıdır. Romanı okurken Bin Bir Gece masallarını dinleyen Şehriyar gibi büyülenerek içine çekildim. Ne İran edebiyatı hakkında bilgi sahibiyim ne de Sadık Hidayet. Ancak “okuduğunu yazmak okurun hakkıdır” düşüncesiyle yazıyorum aklımda kalanları. 

Bazı araştırmacılar Sadık Hidayet’in Doğu-Batı çatışması arasında kalan bir yazar olduğunu iddia etse de ben buna katılmıyorum. Çünkü eserlerinde şarkın gizemini garbın felsefesi ile bilinçli bir şekilde harmanlamış. Kullandığı metaforları hem Doğu hem Batı düşünce yapısına gönderme yapacak şekilde ustalıkla seçmiştir. Örneğin kitabın başlığı “Kör Baykuş”. Bu başlık hem merak uyandıran hem de yoruma müsait bir başlıktır.  Zira kör ve baykuş göstergeleri ile her ne kadar romanda işlenecek konuya gönderme yapılmış olsa da tam olarak ifade edilmemiş sadece bir ipucu verilmiştir.

Baykuş, Batı felsefesinde bilgeliğin, ilmin ve basiretin simgesi iken Doğu geleneğinde ölümle ilişkilendirilir. Baykuşun yaşam alanı viranelerdir. Geleneksel anlayışta bir kişinin evinin yakınında baykuş öterse o evden cenaze çıkacağına inanılır. Mitolojide Athena’nın sembolüdür. Baykuşun gececi doğası, sessiz uçuşu, keskin görüşü, gölgelerdeki gerçeği ayırt edebilme yeteneği onu -karganın yerine- Athena’nın kutsal hayvanı yapmıştır.  

Ömer Hayyam bir rubaisinde; 

“Ey can, sana aklı niçin vermiş veren?
Kendini bil, yolunu bul yitip gitmeden
Baykuş gibi ne gezersin viranelikte
Yerin akdoğan gibi sultanın emriyken” der. 

Anlatıcı da metinde bu dizelerdeki baykuş gibi viranelerde yaşamaktadır. “…Evim şehrin dışındaydı. Sessiz sakin bir yer, hayatın gürültüsünden uzak. Çevre tamamen terk edilmiş, yıkıntı yerler. (s.17) 

Anlatı da;

Anlatıcının sanrıları ya da gerçekleri var.
Gölgeler var.
Sis perdesinin ardındaki gizler var.
Alegoriler, tekrarlar, imgeler var.
Rüya, anı ve hayaller var.
Grotesk unsurlar var.
Dualizm var.
Yenilenme var.
Düşünülmeden kurgulanmış olması mümkün değil.
Esrik bir zihnin sayıklamaları olması mümkün değil.
Okuru çağrışımlarla oradan oraya dans ettiriyor.
Okurun zihniyle oyun oynuyor.
Tıpkı bir gölge oyunu olan Karagöz ve Hacivat gibi. 

Gölge oyununda da tek bir usta vardır. “Hayali”. Tüm karakterleri o oynatır ve tüm mizansenleri o idare eder. Anlatıda da tek bir özne vardır. Diğer tüm karakterler onun yansımasıdır. Dolayısıyla anlatının kahramanı,  baba, amca, kambur ihtiyar, Hint fakiri, mezarcı, hurdacı, kasap, genç kız, dansçı kız, dadı, sütanne, köpek hepsi tek bir kişinin yansımasıdır. Anlatıcı bu durumu şu şekilde ifade eder: 

“… ihtiyar hurdacı, kasap, dadım o kahpe karım benim gölgelerimdiler. Ben bu gölgelerin içine hapsedilmiştim. Bir baykuşa benziyordum… “(s.88)

Kör Baykuş’un eylemini dört kesit üzerinden anlatmaya çalışacağım. Bunlar:

1-İlham,
2-Aşk,
3-Ölüm,
4-Yeniden diriliş.

Birinci kesitte anlatıcı yazmaya neden karar verdiğini okura açıklar. “İlham”  adını verdiğimiz bu kesit  “Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen yaralar. Kimseye anlatılmaz bu dertler…” (s.15) cümlesiyle başladığı ve gaz lambasının duvara yansıttığı gölgesi için bu anlatıyı kaleme aldığını söylediği kesittir. “…yazmaya karar vermişsem bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir.” (s.15) “Ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. Kendimi ona tanıtmalıyım.” (s.16) “…Kim isterse okusun benim bu kâğıt parçalarımı. Ne gelecek umurumda, ne onlar. Yazıyorsam yazmak ihtiyacı beni zorluyor da ondan…” (s.41) Burada gölge kavramı “ben” in kendi içine dalması için gerekli ortamı sağlamaktadır. Bir başka ifade ile kişinin içsel bir keşif yapmasına olanak sağlamaktadır. Zira Carl Jung’a göre birey gölge yanındaki karanlık ve tekinsiz yönlerini fark edip kabullendiğinde daha bütüncül bir hal alır. Bireyin gölge yanıyla yüzleşmesi içsel yolculuğa adım atmasında önemli bir süreçtir.

İlham kesitinin olay örgüsü şu şekildedir:

1- Anlatıcının hayal ettiği genç kızı görmesi, ona âşık olması ve eve alması,
2- Eve aldığı genç kızı öldürmesi
3- Cesedi gömmesi

 İlham kesitinin izotopileri ise ışık hüzmesi ve Rey testisidir.

Anlatıcı, bu bölüme adını asla okura söylemeyeceği bir varlıktan bahsederek başlar. Bu varlık ona bir kadın ya da bir melek suretinde görünmüş bir ışık hüzmesidir. Işık hüzmesi yoksulluk ve miskinlik dolu olan bu aşağılık dünyada ilk kez bir güneş ışığı gibi onun hayatını aydınlatmıştır. Dolayısıyla bu ışın demeti bir aydınlanma anıdır. Ancak çok kısa sürer.

Bu kesitte okura kendini kalemdan olarak tanıtan anlatıcı,  kalemdanların üzerine çizdiği ve anlatının ilerleyen sayfalarında sürekli tekrar edeceği bir resimden bahseder. “Hep bir servi çiziyordum. Dibinde ihtiyar kambur bir adam bağdaş kurmuş oturuyor, bir Hint fakirine benziyordu. Bir abaya sarınmış, başına bir şal bağlamıştı. Sol elinin işaret parmağını bir hayret ifadesiyle dudaklarına götürmüştü. Karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız hafif eğilmiş, ona bir gündüzsefası uzatıyordu. Ve bir dere akıyordu ikisinin arasında.”( s17-18) 

Ölüm ve aşk bir edebi eserin iki başat konusudur. Burada servi ve kambur ihtiyar adam ölümün; genç kız ve gündüzsefası çiçeği aşkın; ikisinin arasında akan dere de zamanın göstergeleridir. Bu kavramlar her ne kadar iç içe kullanılmış olsa da aslında bir zıtlık oluşturmaktadır. 

Selvi ağacı gelenekte mezarlık ağacı olarak bilinir. Klasik şiirde su kenarında düşünülür. Yaz kış yeşil kalma özelliğine sahiptir. Meyvesi olmaz. Rüzgârda salınırken çıkarttığı ses ölüler için mağfiret duasıdır.

Gündüzsefası ise kahkaha çiçeği olarak da bilinen bir sarmaşık türüdür. Çiçekleri kısa ömürlüdür. Tıbbi olarak yaraları iyileştirme özelliğine sahiptir. Ayrıca halüsinojik bir özelliği olduğu da bilinmektedir.  Hatırlayacağınız üzere aşk kelimesinin sözlük anlamı sarmaşıkla aynı kökten gelir. Bir sarmaşık tohumu bahçeye düştüğünde nasıl tüm bahçeyi sararsa aşkta insanın gönlüne düştüğünde tüm bedenini sarıp sarmalar. Sarmaşığın özelliği sardığı ağacı içten içe kurutmasıdır. Aşkta insanı sarınca onu içten içe eritip yok eder. Din ve efsanelerde yaradılış anlatıları aşk ile başlar. Tasavvufta aşk “ ben gizli bir hazine idim ve bilinmeyi istedim, âlemi yarattım” hadisine dayandırılır. Bu hadisi şerifle anlatılmak istenen Vahdeti vücut felsefesidir. Bir başka ifade ile masivadan geçerek insanı kâmil olmaktır. İnsanı kâmil olmakta nefse hâkim olmayı yani egoyu öldürmeyi gerektirir. Mutasavvıflar aşkı ikiye ayırır. Birincisi mecâzi aşk, ikincisi ise hakiki aşktır.  Mecazi aşk hakiki aşka giden yolda bir deneyiştir. Dolayısıyla aşk insan yaratılışındaki güzelliğin ve varlığın temelini oluşturur. (İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü)

Anlatıcı, kalemdan üzerindeki Türkmen gözlü kızın suretini amcası eve geldiğinde, duvardaki pencereden evin arkasındaki kırda görür. O günden sonra kızı aramaya koyulur ve iki ay dört gün kızı arar fakat bulamaz.

Ancak, sisli bir gecede ve oldukça geç bir vakitte evine döndüğünde kızı kapının eşiğinde otururken bulur.”…evimin önüne geldiğimde, siyah giysili birinin, bir kadın siluetinin kapı önündeki sette oturmakta olduğunu gördüm.” (s.24) “…Anahtar deliğini bulmak için bir kibrit yaktım… Kibrit sonuna kadar yandı, parmaklarımı yaktı.” (s.24) Burada bir anlatıya gidiyoruz.  Kibritçi Kız Masalı. Kibritçi Kız aslında bir masal değil de Noel Gecesi anlatısıdır. Dolayısıyla karlı Noel gecesinde ısınmak için kibritlerini yakan ve hayallere sığınan yoksul bir kızın hikâyesidir.  Araştırmacılar bu anlatıların köklerinin antik Roma ve İran kültürlerinin pagan dünyasına dayandığı söylemektedir. Gogol’un “Noel Gecesi ”hikâyesinde de kahraman Demirci Vakula’nın Noel Gecesi başına olağanüstü şeyler gelir ve kahraman iç dünyasında bir takım değişikler yaşar. Tıpkı bu anlatıda olduğu gibi…

Bu bölümün en dikkat çekici kısmı anlatıcının âşık olduğu kadını öldürüşüdür. 

“Bu kez tereddüt etmedim, küçük odadaki kemik bıçağı aldım… sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim. “ (s.30) Bu satırlar beni Batı edebiyatından Oscar Wilde’nin Tuncel Kurtiz’in mükemmel yorumundan dinlemeyi çok sevdiğim “Oysa Herkes Öldürür Sevdiğini” şiirine götürdü. Ne diyordu bu şiirin dizelerinde şair?

Oysa herkes öldürür sevdiğini
Kimi bir bakışı ile yapar bunu
Kimi dalkavukça sözler ile
Korkaklar öpücük ile öldürür
Yürekliler kılıç darbesiyle
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimi yaşlıyken
Şehvetli ellerle boğar kimi
Kimi altından ellerle
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur (Oscar Wilde, Reading Zindanı Baladı)

Sizce, anlatıcı bıçak darbeleriyle sevdiği kızı mı öldürdü yoksa kız gözleri ve bakışları ile anlatıcıyı mı öldürdü? Ya da bu anlatının bir ölümlüsü yok mudur? Zira anlatıcı, son kez cesedi görmek isteyip bavulu açtığında karşılaştığı iki şey şunlardır:

1-Kıpırdaşan kurtçuklar
2-Kederli gözler (s.34)

Peki, Rey testisine ne oldu? 

(Devamı gelecek)

Ben Kimim? Kör Bir Baykuş Mu?
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Yenihaber Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin