İkinci kesit anlatıcının yeni bir dünyaya uyandığı bölümdür. Bu bölümde anlatıcı yazmaya başlar ve okura kendisini yazar olarak takdim eder. Yazmanın kendisi için bir zorunluluk olduğunu belirtir. “…yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden bu devi öldürmek istiyordum. Çektiklerimi kâğıda geçirmek istiyordum. Bir iki tereddütten sonra lambayı yanıma koydum ve yazmaya başladım şöylece:”(s.40)
Ancak bu bölümde anlatmaya nereden başlayacağına karar veremez. “Hikâyemi anlatmalıyım, ama nereden başlasam? Hayat baştanbaşa bir kıssadır, hikâyedir. Üzüm salkımını sıkmalı ve şırasını kaşık kaşık bu ihtiyar gölgenin kurumuş boğazından akıtmalıyım...”(s.43) der.
Bu kesite “aşk” demiştik. İzotopileri ise “kobra yılanı, şarap, zehir ve gündüzsefası çiçeği”dir.
Anlatıcı hikâyesini anne ve babasını anlatarak başlar. Babası ve amcası ikiz kardeştir. Birbirlerine o kadar benzerler ki seslerinden yüzlerine, ahlaklarından duygularına kadar bir elmanın iki yarısı gibidirler. Babası ve amcası Hindistan’ ticaret yapmaktadır. Babası bir gün Lingam tapınağının rakkasesine âşık olur.
Dansçı kıza âşık olmak Batı edebiyatında Notre Dame’nin Kamburu’ndaki Esmeralda karakterini hatırlatır. Esmeralda da baştan çıkarıcı danslarıyla Lingam tapınağının rakkasesi gibi erkekleri cezbediyordu.
Doğu edebiyatında ise öncelikle Cemşit ve Hurşit hikâyesine sonra da Feridüddin Attar’ın Şeyh San’an hikâyesine götürdü. Şeyh San’an din yolunda ermişlik derecesine gelmiş bir adamdır. Bir gece Mekke’de rüyasında puta taptığını görür. Gördüğü bu rüyanın anlamını araştırmak için dört yüz dervişi ile birlikte yola çıkar. Bu yolculukta başına hiç beklemediği bir olay gelir. Bir Rum kıza tutulur. Ama ne tutulma! Onun her dediğini yapar. Hatta dinini dahi değiştirir. Tinsel anlamda boğulmak üzereyken dervişleri imdadına yetişir. Kırk gün kırk gece dua ederler. Tanrı önce adamın sonra da kızın içine ışığını düşürür ve kurtuluşa ererler.
Anlatıcı doğduğunda annesi tarafından yapılmış eski bir şaraptan bahseder. Ancak birkaç sayfa sonra şarabın babasından kalma olduğunu (s.26) söyler. Bununla birlikte anlatıcı, Ergüvani şarabı anlatının başında amcasına ve sevdiği kadına içirmek istemişti. Şarap annesi tarafından o doğduğunda yapılmış ve içine kobra zehri konulmuştu. O zaman zehrin asıl hedefi anlatıcının kendisidir, diyebiliriz.
“Gel gidelim içelim
Rey şarabından içelim
Şimdi içmezsek onu
Ya ne zaman içelim!” (s.68-78-84-89)
Nevruz, üzüm, şarap, testi, zehir izotopileri bizi Cemşîd’e götürür.
Pers hükümdarı Cemşîd şarabın mucididir ve Şehnâme’nin kahramanlarından biridir. Cemşîd, ava çıktığı bir gün havada ayaklarına yılan sarılmış bir kuş görür. Okçularına kuşu yaralamadan yılanı öldürmelerini söyler. Okçular kuşu kurtarır. Kuş bu iyiliğin altında kalmaz ve gagasında birkaç tohumu Cemşîd’e getirir. Bu tohumlar ekilince üzüm ve asma olur. Üzümü sıkıp suyunu içmek de adet haline gelir. Ancak çok bekleyen üzüm sularının “zehir” olduğuna inanılır. Baş ağrısından çok muzdarib olan Cem’in cariyelerinden biri, intihar etmek niyetiyle köpürmüş ve beklemiş olan üzüm suyunu içer. Kendine geldiğinde değişik bir ruh haline girer ve başının ağrısı geçer. Durumu Cem’e anlatır ve üzüm suyunu bekletip içmek adet haline gelir. Cam-ı cem de Cemin kadehidir. Bu efsanevi kadeh İskender, Keyhüsrev ve Hz. Süleyman ile de ilişkilendirilir.
Cemin kadehi yedi madenden yapılmış sihirli bir kadehtir. İnanışa göre Cem bu kadehe bakarak devlet görevlilerinin adaletli davranıp davranmadıklarını, halka zulüm edip etmediklerini görür ve ona göre davranırmış. Cam-ı cem terkibi klasik şiirimizde nevruz ve bahar kutlamalarıyla birlikte anılır. Çünkü Nevruz, Cemşîd’in tahta çıktığı gündür.
Üçüncü kesitte anlatıcı afyon içtiği mangal başından kalkar. Bu kesite “ölüm” demiştik. “ Selâ, gökteki yıldızlar, tabut, mezar, başsız gölgeler ve insanların kafalarının kopup yere düşmesi” izotopileridir.
Anlatıcı, zamansız bir selâ sesi duyar. (s.68)
Kapkara gökyüzünde sayısız yıldız parlamaktadır ancak anlatıcının yıldızının olmama ihtimali vardır. “…Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. Belki de benim hiç yıldızım yok.” (s.68)
İnanışa göre yıldızların insan mizacı üzerinde etkisi vardır. Dolayısıyla halk inanışında gökteki her yıldızın bir insanı temsil edildiğine inanılır. Yıldızlardan biri kaydığında temsil ettiği kişinin de öldüğü varsayılır.
Anlatıcı yatağını ve odasını bir tabuta benzetir. “Benim odamda bir tabut değil miydi? Yatağım mezardan daha soğuk, daha karanlık değil miydi? (s.73) “O anda penceremin altında, üzerinde siyah bir örtü, bir de yanan bir mum bir tabut götürüyorlardı. Lâ ilâhe illallah sesleriyle hayallerimden uyandım. (s.72)
Gecenin ilerleyen saatlerinde uykuya dalan anlatıcı dar ve karanlık pencereli evlerin olduğu bir şehre uyanır. Şehrin insanları oldukları yerde kuruyup kalmışlardır. İhtiyar hurdacı ve karısının kardeşi de dâhil olmak üzere dokunduğu her insanın başı kopup yere düşer.
“Uykuya yatmadan önce birkaç kez tekrarladım: Ölüm, ölüm!..”(s.70)
Dördüncü kesite “yeniden diriliş” demiştik. Anlatıcıyı bu kesitte afyon mangalının başında görürüz. Bu kesitin izotopları “Nevruz, mayıs böcekleri, küçük beyaz kurtçuklar, kan ve testi, kahkaha ve kambur ihtiyar” dır.
“Çevremde iki mayısböceği dolanıyordu ve küçük beyaz kurtçuklar, kıvıl kıvıldı tenimde.” (s.92) Anlatının Nevruz’un 13. günü yani Sizdehbeder günü (s.59) olması bir diğer izotoptur.”…çizmeyi boyamı bıraktım büsbütün. İki ay önceydi, hayır, doğrusu iki ay dört gün önce. Nevruz’un 13. günü. Halk şehir dışına akın etmişti, bense odamın penceresini kapatmış sakin kafayla kendimi işe vermiştim.” (s.18) “Sîzdehbederin 13. günüydü.” (s.59)
Nevruz; yeni gün anlamına gelir. Bahar bayramıdır. İran geleneğinde Nevruzun 13. günü açık havada piknik yaparak ve eğlenerek geçirilir. İnanışa göre bu gün eskiye ya da eski yıla ait kötülüklerin, kıtlıkların uğursuzlukların sona ererek sevinç, umut ve bereketin başladığı gündür. Dolayısıyla, Nevruz bireysel ve toplumsal olarak doğayla birlikte yenilenmedir.
İlham izotopisi olan Rey testisine ne oldu diye sormuştuk. İşte cevabı…
Kambur ihtiyar testiyi alır, kahkaha atarak bilinmezliğe götürür. Burada da kahkaha ve kambur ihtiyar anlatının grotesk unsurlarıdır. Kambur ihtiyarın, çirkin, yaşlı ve canavarsı olması ve döngüsel zaman kutlaması yani “Nevruz” Bakhtin’e göre tamamlanmamışlığa ve yeniden doğuşa işaret eder.
“ İlk aradığım şey kabristandaki ihtiyar arabacıdan aldığım Rey testisi oldu. Bulamadım. Bakındım. Kapıda gölgesi iki büklüm birini gördüm. İhtiyar ve kambur bir adamdı bu. Pis bir mendile sarılı testiye benzer bir şey vardı koltuğunun altında. Katı korkunç bir gülüşle güldü adam. … gülüşünün şiddetinden omuzları sarsılıyordu… sendeleyerek yürüyordu ve sislerin içinde gözden kayboldu.” (s. 92)
(Son)
