Dünyanın bir yerinde bir kadına atılan tokat artık sadece bir şiddet eylemi değil; hukuki bir maddeye dönüşmüş durumda. Afganistan’da Taliban yönetimi altında yürürlüğe giren yeni düzenlemeler, eşe yönelik fiziksel şiddeti “ağır yaralanma” sınırını aşmadığı sürece fiilen cezasız bırakıyor.
Bir toplumda hukukun görevi nedir? Zayıfı korumak mı, güçlüye sınır çizmek mi? Yoksa gücün kullanımına teknik ölçüler mi koymak? “Kırık yoksa sorun yok” anlayışı, hukukun vicdanını ölçü birimine indirgeyen tehlikeli bir eşik yaratıyor. O eşik aşıldığında sadece kemikler değil, insan onuru da kırılıyor.
Şiddetin derecelendirilmesi, şiddeti meşrulaştırmanın en ince yoludur. Bir tokadı “hafif” diye tanımlamak, onun ruhsal etkisini yok saymaktır. Oysa fiziksel temasın bıraktığı iz her zaman morluk değildir. Kimi zaman korku, kimi zaman suskunluk, kimi zaman da çaresizliktir.
Bu düzenlemeler yalnızca bir ceza meselesi değil; kamusal alanın kadınlara kapatılması, eğitimden iş hayatına kadar pek çok alanda süren hak kayıplarının devamıdır. Kadının kamusal görünürlüğünü sınırlayan bir anlayış, özel alandaki şiddeti de görünmez kılmaya çalışıyor. “Aile içi” denilerek daraltılan alan, aslında en geniş insan hakları ihlalinin yaşandığı yer hâline geliyor.
Uluslararası toplumun tepkileri ise çoğu zaman kınama cümlelerinin ötesine geçemiyor. Oysa insan hakları evrensel bir iddiaysa, coğrafyaya göre değişmemeli. Bir kadının maruz kaldığı şiddet, hangi ülkenin sınırları içinde olursa olsun, insanlık onuruna yönelmiş bir saldırıdır.
Burada mesele yalnızca bir ülkenin iç hukuku değil; hukukun neyi koruduğudur. Eğer hukuk güçlünün elini serbest bırakıyorsa, adalet artık güçsüzün sığınacağı bir liman olmaktan çıkar. Tokadı tarif eden maddeler yazılabilir; fakat insan onurunu tarif eden bir ölçü yoktur.
Şiddetin “hafifi” olmaz. Çünkü her tokat, yalnızca yanağa değil, eşitlik fikrine atılır.
