İNCİLÂ ÇALIŞKAN
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. DÜŞLERİM KANATLANINCA

DÜŞLERİM KANATLANINCA

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Wien” yazısını okumasıyla yüzü aydınlandı, bir an gülümsedi. İçinden: “İşte!” dedi. “Ne üniversitedeki eli coplu polisler ne de önümü kesen eli sopalı, bıyıklı, faşistler, bundan sonra yolumun üstüne çıkamaz. Viyana Üniversite’si kim bilir ne güzeldir. Arkadaşlık, kardeşlik, dayanışma, tüm özlediklerim, işte geldim! Master yapmaya hemen başlarsam düşlerim gerçekleşir. Benim birinci adresim üniversite kütüphanesi, ikinci adresim Orhan ile paylaşacağım öğrenci evi olur.” Öğrenci olaylarının göz açtırmadığı yıllarda Cahit, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin Maliye bölümünü bitirebilmişti. “Gök ekini biçer gibi” cana kıyılan karanlık günlerde öğrenciliği, yürekte ağır tortular bırakan acılıkta geçmişti. Avrupa ülkelerindeki özgür gençliği düşlediği zaman, onlar gibi özgür olma düşüncesi öğrenci yüreğinde durmadan mayalandı. Arkadaşlarıyla Sultan Ahmet’te, Çınaraltı’ndaki kahfelerde toplanıp, geleceklerini kurarken, batı ülkelerinde okumayı, araştırma yapmayı, gelişmeyi düşlemişlerdi. Özendikleri uygar toplumların gençleri gibi özgürce düşünmek, düşüncelerinden dolayı baskı görmemek, kişiliklerini geliştirmek, topluma yararlı olmak isteği, Cahit’in de içinde bulunduğu gençliğin, özledikleri düşlerinin başında geliyordu. Viyana’da öğrenecekleri, görecekleri, kazanacakları bilgiler, ülkesine dönerken yanında götüreceği zenginlik olacaktı. Masterdan sonra İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenliği sürdürebilirdi. Ülkesinin gençlerine en yeni bilimsel gelişmeleri götürmek yüreğini ve beynini dolduran tek amacı olmuştu. Yurdundan, ailesinden, sevdiklerinden ayrılmak, daha ilk günlerde yürek yakan bir burukluk olup gözlere biber dolmuş gibi tutulamayan yaşların fışkırmasına yol açıyordu. Orhan ile tuttukları ev küçüktü. Gönen’deki baba evinin bahçesini, iğde ağaçlarını, yedi veren asmayı, özleyince parkları dolaşıyor ama gözü de gönlü de doymamış olarak eve dönüyordu. Burada yeşil başkaydı! Burada toprak kokusu da başkaydı! Gönendeki evin avlusunda, asmanın altında gün ışıklarına göz kırparak okuduğu romanlar, yaz boyu düşlerini kanatlandırır, dünyayı dolaşma isteğini kamçılardı. Viyana sokaklarında dolaşırken, “Bunlar bizim çözemediğimiz ne çok şeyi çözmüşler!” diye imrenerek bakmıştı. Çevreyi tanımak, öğrenmek için trenlerle çıktığı geziler ona Avusturya ile ilgili pek çok gerçeği öğretmişti. Göller, ırmaklar, dereler asla kirletilmiyordu. Ormanlara gözleri gibi bakıyorlardı. Trenlerin bir yerlere durmadan kereste taşıdığını görmek, kıskanmasına neden oluyordu. Sokaklar kirletilmiyordu. Çöpler, düzenli ve ayrıştırarak, çevreyi kirletmeden toplanıyordu. Kurulan çöp fabrikası, ayrıştırma işlemini yapıyor, çöplerde geri dönüşüm sağlanıyordu. Kentin tüm ulaşımı yer altına indirilmiş, toplu taşımacılık özendirilmişti. Yaşlılar ve öğrenciler için tren ücretlerinde kolaylıklar getirilmişti. Sosyal konutlar çalışanların bütçesine göre düzenlenmişti. Orhan’la akşam eve dönüşlerinde, “Burada gördüğümüz olumlu uygulamalar ve toplumcu düşünce anlayışı bizim ülkemizde yaşanabilecek mi acaba bir gün,” diye durmadan tartışırlardı. Türkiye’den gelen işçiler yeni ülkeye uymakta zorlanıyorlardı. Cahit ilk bunu fark etti. Almanca öğrenmekte, konuşmakta zorluk çekiyorlardı. Günlük işlerin yorgunluğu üstüne bir de Almanca kurslarına devam etmek işçilere çok zor geliyordu. Aslında hepsi çalışıp, para kazanıp, yurda bir an önce dönmek istiyordu. Bu istek, düşledikleri gibi kolay olmuyordu. Memlekette bıraktıklarının özlemine dayanamayanlar, önce eşlerini sonra çocuklarını yanlarına aldılar. Çocukların okul sorunu, barınabilecekleri ev sorunu ve yetmeyen kazancın çoğalması için eşlerinin de iş bulup çalışması konuları, çözülmesi zor sorunlara dönüştü. Hiçbiri böyle güçlüklerle baş edebilecek donanımda değildi. Cahit ile Orhan Türklerle karşılaştıkları her toplantıdan sonra saatlerce göçmen işçi sorunlarını tartışır, çözümler ararlardı. Türk işçiler haklarını ve hak arama yollarını bilmiyor, hak aramaya da yönelmiyorlardı. Almanca bilmiyor oluşları, Avusturyalılarla anlaşmalarını, birbirlerine yaklaşmayı, yaşamı paylaşmayı engelliyordu. Zamanla kolay olanı seçiyor, Türk işçilerle aynı yerlerde ev tutup, yaşamın her anını hemşerileriyle paylaşıyorlardı. Yeni ülkenin kültürüne ilişkin bilgilenmemek, modern yaşamın koşullarını benimsememek, kendi geleneklerine daha sıkı sarılmakla, Avusturya’ya yabancı gibi yaşayıp gidiyorlardı. Böylece her yıl sayıları artarken iki toplumun bireyleri de birbirini hiç tanımadan uzak, soğuk, kuşkulu, önyargılarıyla yan yana yaşayıp gidiyorlardı. Birbirleri için ne anlama geldiklerini bilmeden, anlamaya da gerek görmeden, düşünmeden yaşamı sürdürüyorlardı. Cahit, üniversitede dersleri izlerken yaşamını kazanmak uğruna çalıştığı işlerde karşılaştığı hemşerilerinin, her zorluğa, memlekete bir an önce dönebilmek için katlandıklarını ama yaşamlarını daha anlamlı kılacak, daha kolaylaştıracak imkânları düşünemediklerini gözlüyordu. Para kazanmayı, yeni ülkede ulaşabilecekleri her şeyin önüne koyan Türkler, dil öğrenmeyi hiç önemsemiyorlardı. Bunun yarattığı sıkıntıları her seferinde yaşıyor, kaybettiklerinin, hakları olduğunu bilmiyorlardı. Cahit’in arkadaşları ile hazırladığı “Yaşlı yabancıların emeklilik, sağlık, hukuksal haklarını korumak adına danışmanlık hizmeti vermek” için oluşturdukları dernek projesi Viyana Belediyesi tarafından onaylandı. Kendilerine ayrılan bir büroda, verilen ödenekle çalışmaya başladılar. Başlangıçta sorunların sadece Türk göçmenlerin ilgisiz, bilgisiz, haklarına duyarsız oluşlarından ileri geldiği sanılıyordu. Bu sorunların yaşanmasında, gelinen ülkenin duyarsızlığının etkili olduğunu, her gördükleri olayla yaşayarak öğrendiler. Ülkesine işçi çağıran endüstrisi gelişmiş bu ülke, yalnız kol gücü aldığını sanıyordu. İşin ekonomik ve sosyal boyutlarını göz ardı ediyordu. Mermer yataklarında çalışan işçileri görmeye gittikleri gün Cahit, gördüklerine inanamamıştı. Başlangıçta bir kişi Afyon’da mermer işleyen bir köyden Avusturya’ya işçi gelmişti. Sonra ailesi, akrabaları ve zamanla bütün köy Avusturya’nın mermer işleyen bu bölgesine göç etmişti. Barındıkları kulübeleri yeni gelenlerle paylaşıyor, gelenekleri ile yaşıyor, yeni ülke insanına uzak duruyor, dil öğrenmiyorlardı. Orta Avrupa kışı yaklaşırken barındıkları korunaksız kulübelerde yaşayamayacakları belliydi. Bu sorunu kendi başlarına çözebilmeleri mümkün görünmüyordu. Derneğin onlara sağladığı korunaklı işçi lojmanlarına taşınmak istemediler. Onları ikna etmek çok zaman aldı. Ayrıca çocukların yaşlarına göre okullara yerleştirilmesi için lojmana taşınmaları gerekiyordu. Mermer atölyelerinin yanında okul yoktu. Bunu bile göz ardı ediyorlardı. Çocuklar okumasa, hanımları çalışmasa olabilir sanmak çağın düşüncesine asla uymayan büyük bir çelişkiydi. Yalnız para kazanılıp, yurda dönünce çocukların öğrenimi kaldığı yerden devam ettirilebilir, sanıyorlardı. “Hanımlar çalışmasa da olur.” diye ısrar ediyor, “Onlar çocuklara baksın,” diye önyargılı bakışı sürdürüyorlardı. İşçiler, tüm güçlerini yurtlarında mülk edinmek uğruna harcıyorlardı. Bir gün, biriktirdikleri para ile yurda geri dönmek için düşler kurarken; kendilerine sunulduğunu sandıkları imkânları, rahatı bırakıp gidemiyorlardı. Geçen zaman içinde yurda izinli gittikleri yıllar azaldı, yurtta izinli olarak kaldıkları süreler azaldı, gitmek sözü kalmak sözü ile yer değiştirdi. Gerekçeleri de hazırdı: “Belki burada çocuklara gelecek hazırlayabiliriz.” Cahit geçimini sağlamak uğruna çeşitli işlerde çalışırken, danışmanlık hizmetleri için çırpınırken master idealini bir kenara itti. Yoğun işlerin arasında master için zaman kalmıyordu. Danışmanlık hizmetleri, iki toplum arasında köprü olmak ruhunu ve vicdanını doyuran en besleyici teselli olmuştu. Hemşerilerine yardım ederken kendi beklentilerini, yurt özlemini, yürek sızılarını unutuyordu. İki toplum arasındaki uyum konusunda üniversitede dersler almaya başladı. Bu konu dernek çalışmalarında en büyük yardımcısı oldu, ruhunun beslendiğini duyumsadı. Zamanla Türkiye’den yazar, şair ve kültür insanları davet etmeye başladılar. Salonlarda gerçekleşen söyleşiler, sorulan sorular, yurda duyulan özlemin susuzluğunu daha çok gözler önüne seriyordu. Türkler, her ne kadar günlük işlerinde koştururken kazançlarını sağlamayı düşünüyor görünseler de yürekleri anavatanın tüm dertleri ile doluydu. İlerlemiş bir ülkenin içinde yaşarken hepsi yüreklerinde, bir gün kendi ülkelerinin de böyle bir sosyal ve ekonomik yapıya kavuşması arzusunu, taşıyorlardı. Böylece her gelen konukla yeniden Türkiye sorunlarına çözüm arayışları, akıl yormaları söyleşilerin baş konuları oldu. Avusturya’da insanın insanca yaşaması konusundaki uygulamaların, halkın bilinçli katkılarıyla gerçekleştiğini görmekte gecikmediler. Halk; toplu taşımacılık, sağlık hakları, eğitimde yeni uygulamalar, kadın hakları, yaşlıların bakımı, işsizlerin hakları, göçmen işçilerin yurttaşlık hakları gibi konularda hak arama yollarını biliyor, bilinçle hareket ediyordu. Misafir işçi çocuklarının kreş ve anaokulu ücretlerini Viyana Belediyesi’nin ödemesi, kazanılan en önemli hak olmuştu. Misafir işçi çocukları, okulda, Almanca’yı öğrenmeye başlayınca gelecek için en önemli sorun çözülmüş oluyordu. Bu uygulama insanın yetişmesindeki eşitsizliği ortadan kaldıran, ailenin en temel sorununu çözüme ulaştıran büyük bir gelişme olmuştu. Türklerin misafir işçiler içinde en büyük sayıya sahip olduklarını düşününce küçük çocukların yaşadıkları ülkenin sosyal yapısını, dilini, küçük yaşta öğrenerek yaşama adım atmaları iki toplumun huzuru, uyumu açısından atılmış en büyük adım oldu. Aynı dili konuşmak, İki kültür arasında tanışma, anlaşma, yakınlaşmayı kolaylaştırdı. Cahit, zaman zaman düzenlediği eğlence gecelerinden birinde Türklerin, Avusturyalılarla birlikte şarkı söyleyerek dans edip eğlenmelerini gözlerken, aradan geçen bunca sene içinde emeklerinin boşa gitmediğini görmekten çok memnun olmuştu. İçinde duyduğu huzur yüzünün aydınlık görünüşüne yansıyordu Cahit’in kendi düğünü bu yakınlaşmanın en güzel örneği oldu. Viyanalı eşiyle dans ederken çevresindeki yüzlerin mutlu görüntüleri fotoğraf karelerinde yer almaya başlamıştı bile. Düğün konuklarından biri olan Polonyalı dansçı, zeybeklere kendince ayak uyduruyor, salondaki tüm konukları da her müziğe ve dansa katılmaya isteklendiriyordu. Gönen’den gelen akrabalar salonun ortasında kıvrak adımlarla zeybek oynarken coşku, beğeni doruklara ulaşmıştı. Viyana valsleri salonun neşesini artırıyordu. Bütün bunların yanında, Cahit’in içinde duyduğu sevinci gölgeleyen olumsuzluklar azalmıyor tersine çoğalıyordu. Din konusunda ayrımcılığın kadın giyimi kuşamında dayatılması iki toplumun uyumunu çok olumsuz etkiledi Bu olumsuz görünümlü Türk kadınlarının, batılı uluslar üzerinde yarattığı etki hiç aydınlık olmadığı gibi ürkütücüydü. Çağdaş bir toplumun içinde “Dinimi yaşama hakkı istiyorum” diyen bir ilkel anlayışın baskısıyla karşılaşan Türk gençlerinin, kendilerine yer bulmaları mümkün görünmüyordu. Gençlerin her açıdan kırılgan olan yapısı, uyum konusunda daha hızlı ve istekli bir tavır göstermeleriyle kolaylaşıyordu. Yüzyılların uyuşuk, dayanaksız, çağdışı etkileri anayurttan sürükleyip getiren bu siyasi yapıyı, kimse gençlere kabul ettiremezdi. Çağın gerisine gidişi özleyen ve dayatanlar, gelecekte sahip olmaları gereken çağdaş yaşamı istemiyorlardı. Türk gençliğinin hak ettikleri aydınlık yaşamı yok saymaları mümkün müydü? Gençler, ayaklarına takılmak istenen bukağıyı kabul etmediler! Onlar, ilerlemek, iki toplumu da kendi özellikleri ile kavrayıp benimsemek için aldıkları eğitimden güç alarak çaba gösteriyorlardı. Umutları, toplumların uyumları için en temel dayanak oldu. Gençlerin aydınlık geleceği umut edişleri, varılacak uygar yarınların temeli olmaya devam etti.

DÜŞLERİM KANATLANINCA
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Yenihaber Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin