Demokrasi, yalnızca seçim günü sandığa gidip oy vermek değildir. O oyların arkasındaki iradenin serbestçe örgütlenebilmesi, ifade edilmesi ve temsil edilmesi gerekir. Ancak son günlerde İstanbul’da yaşanan gelişmeler, bu özgürlüklerin ne kadar kolayca sınırlandırılabileceğini gösteriyor.
Bir mahkeme kararıyla, CHP İstanbul il kongresi iptal edildi ve mevcut yönetimin görevden alınmasına karar verildi. Mahkeme, geçici bir yönetim atadı. Bu karar, Türkiye’de siyasi partilerin iç işleyişine dair önemli bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Ardından İstanbul Valiliği, 7-10 Eylül tarihleri arasında altı ilçede toplantı, yürüyüş, basın açıklaması ve her türlü toplu etkinliği yasakladı. Gerekçe, “kamu düzeninin korunması ve olası provokasyonların önlenmesi” olarak açıklandı. Ancak bu karar, ölçülülük ilkesinin ne kadar gözetildiği yönünde ciddi sorular doğurdu.
Valiliğin yasağıyla birlikte polis, CHP İstanbul İl Başkanlığı binasını barikatlarla çevirdi. İçeride bulunan partililer ve milletvekilleri dışarı çıkamazken, dışarıdan gelenlerin de içeri girmesine izin verilmedi. Ayrıca bazı kişilerin gözaltına alındığı bildirildi.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğunu açıkça belirtir. Aynı zamanda toplantı ve gösteri özgürlüğü, Anayasa’nın 34. maddesiyle güvence altına alınmıştır. Bu hak, sadece çok istisnai durumlarda ve zorunluluk halinde sınırlanabilir.
Mahkeme kararları bağlayıcıdır, fakat siyasi süreçlerde uygulanırken demokratik denge gözetilmelidir.
Valilikler kamu düzenini sağlamakla yükümlüdür, ancak bu yetki ölçüsüz kullanıldığında temel hak ve özgürlükler zedelenir.
Kolluk kuvvetlerinin görevi güvenliği temin etmektir; siyasi alanı baskılamak değil.
İl başkanlığı binasının polis barikatıyla çevrilmesi, içerideki kişilerin çıkamaması ve dışarıdan girişlerin engellenmesi; sadece bir partinin değil, tüm toplumun demokratik haklarını ilgilendirir. Çünkü bir siyasi partinin faaliyetlerinin sınırlandırılması, aslında yurttaşların örgütlenme ve ifade hakkının kısıtlanması anlamına gelir.
Barikatların ve yasakların verdiği mesaj, “sandıkta ne olursa olsun son sözü idari makamlar söyler” algısını pekiştirme riskini taşır. Oysa gerçek demokrasi, yurttaş iradesinin özgürce örgütlenebildiği ve temsil edilebildiği düzendir.
İstanbul’da yaşanan bu tablo, bize demokrasinin yalnızca seçim sandığına indirgenemeyeceğini hatırlatıyor. Sandığın arkasındaki iradenin serbestçe yaşaması, siyasi partilerin özerkliği, toplantı ve gösteri özgürlüğü, hukuk devleti ilkesinin ayrılmaz parçalarıdır.
“Demokrasi, yalnızca bir hak değil; sahip çıkılması gereken bir sorumluluktur. Türkiye’de gerçek demokrasinin gücü, yurttaşların ve siyasi aktörlerin özgürlüklerini koruma iradesinde gizlidir. Barikatlar, yasaklar ve gözaltılar geçici olabilir; ama demokrasiye sahip çıkan Türkiye, her zaman yolunu bulur.”
