Türkiye’de yaşanan ekonomik tablo artık geçici bir sıkıntı değil, kalıcı bir hâl aldı. Hayat pahalılığı, gelir adaletsizliği ve güvencesizlik, toplumun geniş kesimleri için günlük yaşamın parçası. Bu koşullar içinde insanlar yalnızca geçinmeye değil, ayakta kalmaya çalışıyor. Böyle bir ortamda “normal” kavramı da sessizce yer değiştiriyor.
Uzun süredir uygulanan Yap-İşlet-Devret modeli, kamuoyuna devletin yükünü azaltan bir yöntem olarak sunuldu. Ancak bugün açıkça görüyoruz ki bu modelde risk özel sektörde değil, kamuda kaldı. Geçiş garantili yollar, köprüler; hasta garantili şehir hastaneleri… Kullanım gerçekleşmediğinde dahi ödeme yapan taraf devlet oldu. Yani vatandaş.
Bir şehir hastanesine yapılan uzun vadeli, döviz cinsinden ödemelerle birden fazla kamu hastanesi yapılabileceği artık yalnızca uzmanların değil, toplumun büyük bölümünün bildiği bir gerçek. Buna rağmen bu projelerin sözleşmeleri büyük ölçüde şeffaf değil; denetim mekanizmaları ise yetersiz.
Ekonomik daralma derinleştikçe, bugün gelinen noktada devletin kendisi de sürekli gelir arayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Dolaylı vergilerin yaygınlaşması, harç ve cezaların bütçede kalıcı kalemler hâline gelmesi bu arayışın ilk adımlarıydı. Ancak artık bunlar da yetmiyor.
Son yıllarda yapılan büyük altyapı projeleri, kamusal hizmet üretmenin ötesinde, uzun vadeli ödeme taahhütleri yaratan yapılara dönüştü. Kamu, hizmet planlayan bir aktör olmaktan çok, geçmişte imzalanmış sözleşmelerin ödemesini dengelemeye çalışan bir yapıya sıkıştı. Bu sıkışmışlık içinde bugün kamuya ait yol ve köprülerin satışı konuşuluyorsa, bu bir kalkınma tercihi değil; günü kurtarma refleksidir.
Oysa kamu varlıkları bir defaya mahsus gelir sağlar; buna karşılık yarattıkları toplumsal fayda süreklidir. Satıldıklarında yalnızca gelirden değil, denetimden ve kamusal söz hakkından da vazgeçilmiş olur. Bu da uzun vadede kamu yararını daha da zayıflatır.
Yaklaşık çeyrek asırdır ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde gelinen bu tabloyu yalnızca küresel krizlerle ya da dış etkenlerle açıklamak mümkün değildir. Burada esas sorun, yönetim anlayışıdır. Kamu yararı yerine garanti ödemelerinin, planlama yerine nakit ihtiyacının, şeffaflık yerine kapalı sözleşmelerin tercih edilmesidir.
Bir ülkede olağanüstü olan her şey olağan sayılmaya başlanmışsa, en büyük zarar çoktan yazılmıştır.
