BESİME CEYLAN
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. “Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür.”

“Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür.”

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

BBB ve Ahmet Akın’ın katkılarıyla Balıkesir Millet Kütüphanesi’nde okur severleri bir araya getiren “Satır Arası Kitap Kulübü” nün bu ayki seçkisi Modern Türk Edebiyatı’ndan “Mahur Beste” idi.

“Mahur Beste” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1944-1945 yılları arasında Ülkü dergisinde tefrika halinde yayımlanan ilk romanıdır. Roman, Behçet Bey’in iki uyku arasındaki düşünceleri ile başlayıp, Behçet Bey’e mektupla sonlansa da; okur olarak anlatının içinde sabır taşı Atiye Hanım’dan, nefis sevgisini bir din haline getiren Behçet Bey’in babası İsmail Molla’ya; bir mahmudiye altının peşinde mutluluğu arayan Agop Efendi’den, babası tarafından terk edilmiş garip bir ihtilalci Sabri Bey’e; hayatı keyfince yaşayan Nuri Bey’den, mistik hayatın sonsuz zevklerin dünyası olduğuna inanan Soloski’nin  hikayesine kadar pek çok kişinin portresi içinde kaybolup gideriz.

Tanpınar, Mahur Beste’yi “Bir afet-i mahpeyker ile nüktelerim var, fehmetmesi müşkil / Aşkı gibi sinemde bulunmaz güherim var, şevke muadil” dizeleriyle başlayan şiirin bestekârı Eyyübi Bekir Ağa’nın ruhuna ithaf etmiştir. 

Atilla İlhan’ın “O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız” dizelerini ya da Sadri Alışık’ın “Ah Müjgan Ah” filmini hatırlarsak mahur beste eşliğinde müjganın şair ve yazarlara oldukça dert olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Ancak bu dizelerdeki müjgan bir afeti mahpeyker değildir. Müjgan, Farsça bir kelime olup anlamı “kirpik” demektir. Kısacası ağlayan özneye eşlik eden onun kendi kirpikleridir. Bir başka ifadeyle yalnızlığıdır. 

Mahur Beste’nin iki ana karakteri irade-i seniyenin izdivacına yenik düşen Behçet Bey ve Atiye Hanım’dır. Dolayısıyla roman bu iki insanın evliliğindeki yalnızlığını mı anlatmaktadır?  Yoksa bu ikisi arasından yola çıkarak her bir karakterin kendi içindeki yalnızlığının anlatısı mıdır?

 Peki ya musiki? Hem ikili ilişkilerde hem de toplumların birleştirilmesinde güçlü bir sığınak olabilir mi?

Romanın daha ilk sayfalarında hem Behçet Bey’in hem de Atiye Hanım’ın dilinde yer etmiş ancak sözlük karşılığı olmayan bir kelime ile karşılaşırız. “Darülmihen”. Karı-koca her ikisi de yaşadıkları konağı darülmihen olarak niteler. “… İnsan ömrü zavallı, çok zavallı bir şeydi. Darülmihen.” “…Behçet Bey, Atiye Hanım’ın kendisiyle yaşamaktan bir türlü hoşlanmadığını, kocasından hatta nefret ettiğini biliyordu.” (Mahur Beste, Dergâh Yy. s.18). Atiye Hanım ölümünden birkaç saat evvel kocasını yanına çağırmış ve bu darülmihende ona en az lazım olacak şeyin bir kadın olduğunu söylemiştir. 

Peki, darülmihen ne demektir ve konak neden bir darülmihendir? 

Dar kelimesi Arapça “ev, mesken” anlamındadır. “-ül” ise “-ın, -in” eklerine karşılık gelir.  “Mihen” kelimesinin sözlük anlamı ise “eziyet, sıkıntı, meşakkat” demektir. Dolayısıyla darülmihen için eziyethâne, cefaevi demek yanlış olmayacaktır.

Anlatının en önemli metaforu Necip Bey veresesinden satın alınan, gecenin sessizliğinde müphem ve tılsımlı bir şekilde parlayan sedef aynadır. Anlatıda ayna bir taraftan geçmişi saklarken diğer taraftan zamana tanıklık etmektedir. “Behçet Bey olduğu yerden biraz doğrularak, artık iyice karanlığa alışmış gözleriyle, odanın içinde bir hafta evvel satın almış olduğu aynayı aradı.” “ …Bu yeni aynanın epeyce evvel Necip Paşa veresesinden alındığını antikacı Hüseyin Efendi söylemişti. Bu kadarını bilmek bile ihtiyar adamın bu aynanın etrafında bütün bir hayal dünyasını toplamaya yeterdi.”( s.21)

Ayna din, edebiyat ve mitoloji alanında en çok kullanılan metaforlardan biri olagelmiştir. Cumhuriyet sonrası Türk Edebiyatında yalnızlığı, ölümü, geçmiş zamanı işaret eder. Aynı zamanda geçmişle yüzleşme aracıdır. Aynayı simgesel olarak hem nazımda hem de nesirde sıklıkla kullanan sanatkârlarımızdan biri Tanpınar’dır. Onun “Aynalar” şiiri Mahur Beste romanının özetidir sanki.

“Bir sonu gelmeyen rüyaya dalar
Akşam odalarda fersiz aynalar
……
Aynalar ki sessiz anlatır bize
Maziye karışan günlerimizi
Bizden iyi tanır aynalar bizi…
O vefalı kalbe benzer ki onlar,
Bir küçük vesile maziye yollar.
Mazi, bir akşamın penceresinden
Kalplerde, gözlerde yaş seyredilen
O uzak ve hasret ışıklı fecir
Ümitsiz ruhuna son tesellidir” (Aynalar, Dergâh Yy. s.119)

Ayna bireyin kendisiyle yüzleştiği, eksiklerini gördüğü derin bir sessizlik alanını temsil eder.
Hafızayı harekete geçirir ve geçmişi hatırlatır. 
Behçet Bey aynada geçmiş zamanın sakladıklarını görür.
O tüm bu kalabalıklar içinde yapayalnızdır.

Anlatının Başkahramanları-Behçet Bey/Atiye Hanım

Behçet Bey otuz beş sene evvel eşini kaybetmiş yalnız bir adamdır. II. Abdülhamit döneminde yaşamış Şura-yı Devlet aza mülazimidir. (Günümüzde yüksek yargı kurumu asil üyesi) İnceleyici zekâsı, ısrarı, teferruat düşkünlüğü ile çalışkan bir örümcek timsalidir. Görevinde başarılıdır. Ancak bu başarıları zaman zaman takdir toplasa da müziğe ve kadınlara karşı ilgisiz bir karakterdir.  Eşi Atiye Hanım’ı beğense de kadın erkek ilişkilerinde başarısızlığı eşi ile arasında soğuk duvarların örülmesine sebep olur. Babası İsmail Molla Bey, onun zavallı ve pısırık hallerinin sebebini annesinden ve dadısından aldığı yanlış terbiyeden kaynaklı olarak düşünür. Oğluna içten içe kızgınlık besler. 

Behçet Bey kısa boyu, konuşma esnasında ellerini çamaşır yıkar gibi ovuşturması, gereksiz kibarlıkları, garip zevkleri sebebiyle hiçbir zaman babasının arzu ettiği bir erkek evlat olamamıştır. Aynı zamanda kayınpederinin arzuladığı bir damat tipi de değildir. Tüm bunlara rağmen babasının iki yıl beklediği işi bir gün içinde yapacak muvaffakiyette sahip olmuş, say ve gayretlerinden dolayı padişahın takdirini toplayarak irade-i seniye ile Ata Molla Bey’e damat olmuştur.  

İsmail Molla Bey için hayat musiki, siyaset ve güç kelimeleri ile tanımlanırken; Behçet Bey zamanın büyük bir kısmını kitap ciltlemeye, minyatürlerine ya da saatleri ayarlamaya ayırır.  İnsan hayatı mekâna ve eşyaya siner. Dolayısıyla “kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insan” olan saat;  zamansal bir varlık olan insanın ve insansal bir varlık olan zamanın simgesi ise sürekli saat ayarı ile uğraşan Behçet Bey zamandan ve mekândan kopuk ayarsız bir karakter midir?  

Behçet Bey’in musikiye bir istidadı olmadığı gibi Atiye Hanım ile arasında müzik konusunda ortak bir zevk de yoktur. Ayrıca Mahur Beste’nin hikayesi onların evliliğinde birleştirici değil ayırıcı bir kavram olarak karşımıza çıkar. Zira mahur beste yüz başı Talat Bey tarafından karısı kendisini terk ettikten sonra yazılmıştır. “…onun içinden geçenleri, İsmail Molla’nın kendisine Mahur Beste’nin hikayesini anlattığı gece hissetmişti.”(s.71-72) 

Atiye Hanım, Ata Molla Bey’in dört kızından en küçüğü ve en güzelidir. Annesini küçük yaşta kaybetmiş babasının refakatinde büyümüştür. Babası Ata Molla Bey, sevki kaza ve kader ile olan kızının evliliğini hiçbir zaman onaylamamıştır. “…kızının Behçet Bey’le evlendirilmesine çok kızmıştı. Behçet Bey’i damat olarak beğenmiyordu. Çirkindi, kısa boyluydu. Hâlbuki Ata Molla kısa boylu insanları sevmezdi. Sonra onu zeki de bulmuyordu. İnsanı sinirlendiren halleri vardı. Nezaketi, mahcupluğu, bilgisi her şeyi onu sinirlendiriyordu. Üstelik satrançtan da anlamıyordu.”(s.53)

Damadının kızına münasip olmadığını düşünen Ata Molla padişah tarafından kızına verilen kıta şefkat nişanı sonrasında çılgına dönmüş ve haftasını bulmadan ölmüştür. 

Atiye Hanım ve Behçet Bey aynı hayatı değil ama aynı evi paylaşırlar. Behçet Bey Atiye Hanım’ı gerdek gecesinde “bir gelinden ziyade, zalim bir nezri yerine getirmek için talihin kucağına atılmış bir kurbana benzetir.” (s.60) Atiye Hanım ise daha ilk geceden bir türlü seveceğini kestiremediği bu acayip adamın yanında kendini daima yalnız hissetmiştir. Ancak yetiştiği terbiye kaderin karşısına çıkardığı kocayı sevmeyi ona öğretmiştir. Zaten o “kendisinden zayıfları sevebilecek yaradılışta olanlardandı.”r. (s.65)

Atiye Hanım’ın evliliğindeki yalnızlık ve duygusal boşluğu kayınpederi İsmail Molla tarafından hissedilir. “Molla Bey, genç kadının hayatında aksayan tarafı çok çabuk görmüştü.” “Bir nevi sürgün hayatına benzeyen bu evlilik hayatında elinden geldiği kadar onu eğlendirmeye hatta mesut etmeye çalıştı.” (s. 66) İsmail Molla Bey gelininin yalnızlığını kapatmak için modadan musikiye, Şehzadebaşı gezintilerinden Yenikapı Mevlevihanesi ziyaretlerine kadar çeşitli uğraşlar tertip eder. Ancak Atiye Hanım’ın marazi denilebilecek bir hastalığın pençesine düşmesinden de korkar.  

Behçet Bey ve Atiye Hanım’ın evliliklerinde musiki ile perdelenen “evlilik krizi” Atiye Hanım’ın ölümü ile sonlanır. Atiye Hanım evliliğinde mutluluğu yakalayabilmesinin kaynağını “değişim” olarak görür. Behçet Bey’i değiştirebilirse geleceğe sahip olabilecektir.  Dolayısıyla onu beğenebileceği bir hale sokmanın yollarını arar. “Onu beğenebileceği bir hale sokmak çarelerini aradı, ona müşterek hayatlarını bu perişanlıktan kurtaracak bir ufuk bulmaya çalıştı. Mademki aşkın kapısı onlara kapalıydı o halde başka kapıları açmak lazımdı.” (s.72) 

Ancak değişimin mümkün olmadığını anlayan Atiye Hanım, ancak ölümüyle Behçet Beyi terk eder. Anlatıcının Behçet Bey’e yazdığı mektuptaki cümlesiyle “olduğumuz gibi” ile “olmak istediğimiz gibi” terazinin iki kefesidir.  Bu iki kefe arasındaki fark açılırsa içsel çatışmalar ortaya çıkar. 

Sonuç Yerine

A. Hamdi Tanpınar, “Türk Edebiyatında Cereyanlar” başlıklı makalesinde Modern Türk Edebiyatı’nın “medeniyet krizi” ile başladığı tespitinde bulunur. Dolayısıyla Tanpınar, Mahur Beste’de evlilik krizi üzerinden medeniyet krizini çözmek yerine Atiye Hanım’ın ölümü ile bu problemi perdelemiş olabilir mi? Zira anlatının ana problemi “hal/an” da kalamamanın ve yalnızlığın buhranı değil midir? Sabri Hoca “bize lazım olan gömlek değiştirmek değil içten değişmektir” derken; krizin üzerindeki perdeyi aralayan Mahur Beste’nin musikişinas karakteri İsmail Molla’nın şu cümleleri değil midir?“Bana kalırsa ortada öyle ne şark var ne de açıkta kalmış ölüsü var. … Ben şarka bağlı değilim, eskiye de bağlı değilim; bu memleketin hayatına bağlıyım. Bu Müslümanlık mıdır? Şarklılık mıdır, Türklük müdür? Bilmiyorum. Yirmi senedir okudum. Otuz sene çalıştım. Bir tek şey anladım, kitapla bu hayatın ayrılığı. Sen Garp’tan geri olduğumuzu söylüyorsun. Zaten herkes bunu söylüyor, elbette doğru bir söz olsa gerekir. Fakat ben daha mühim bir şey söyleyeceğim. Ben hemen etrafımızdaki hayattan geri olduğumuzu söyleyeceğim. Bence ne Şark ne şu ne bu vardır. Etrafımızda gördüğümüz hayat vardır. Bizi biz yapan işte bu hayattır.” (s.97)

“Hayat kimsenin etrafında dönmez, herkesle beraber yürür.”
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Yenihaber Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin