ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

11.04.2021

İŞ AHLAKI VE MÜSLÜMANLIK (6)

TÜRK ORTAÇAĞININ ÖZELLİKLERİ

XVI. yüzyıla kadar, Osmanlı Türklerinin önderliğinde İslam dini büyük bir gelişme ve yayılma gösterdi. Fakat, ondördüncü yüzyıldan sonra Avrupa dinde Reform ve düşüncede Rönesans'a, sonra da Endüstirileşme hareketiyle ortaçağdan çıkıp kapitalizme geçerken, Osmanlılar “ortaçağlaşma” süreci içine girdiler. Prof. Sabri Ülgener, Türk Ortaçağının özelliklerini şöyle özetler. (Ülgener; 1981, 24)

“Büyük toprak mülkiyeti ve toprağa dayalı egemenlik şekli, toprağın başladığı ve bittiği sınırla ölçülü bir iktidar dağılışı, merkeziyetsizlik bunun politik yönüdür. Servet belli başlı şekilleriyle toprağa dayalı kaldığı sürece paranın ve genellikle menkul değerlerin ikinci planda gelen rolü (ayni iktisat) da ekonomik yönüdür. Girişimcilik şekilleri kendini şehir dışında ve çevresindeki tarım işletmeleri ve şehir içindeki basit çarşı esnafı ve loncalara bağlı olarak  kendini gösterir. Bütün bu kalıpların altındaki toplum anlayışı ise toprağa dayalı ağır ve hareketsiz servet ve kıymet görünüşü içerir. Yeni zanaatların menkul servete dayalı hareketleri ,iş ve çalışma anlayışının tam eski bir düşünme şekli. Buna benzer nitelikteki lonca ahlâkının durgun, hareketsiz, katı kurallara dayalı yapısı. Bütün bu kıymetlerin din gayretinden doğan mistik bir havayla çepeçevre kuşatılması. Ortaçağ işte budur.”

Ortaçağlaşmanın nedenleri arasında ticaret yollarının Akdeniz'den, Avrupa'nın kuzeyine Atlantik kıyılarına , bu nedenle de bölgedeki sermaye ve girişimciliğin Batı limanlarına kayması, fetih devrinin kapanması, azalan gelirlere karşın, egemen sınıflar olan padişah ve çevresinin, ulema ve bürokratların harcamalarının azalma yerine giderek artması ve artan ülke nüfusu sayılabilir. Ortaçağlaşma düşünce biçiminin yukarıdaki belirtilen özelliklerini Ülgener'e göre Tasavvuf'tan kaynaklanan dar ve kapalı bir inziva dünyasının huzur ve sûkunu örtmektedir.

Ortaçağlaşma süreci belki de dinle yorum (içtihat) kapılarının kapanmasından dolayı, davalarda karar vermek ya da hukuku yorumlamak isteyen ulema sınıfı üyelerini, bağlı oldukları ekollerin görüşlerini sıkı sıkı uygulamak zorunda bırakmıştır. (Shaw; 1982, 196).

Fatih'in İran'dan çağırdığı Nasiruddin, İbn-i Rüşt'ün din ve felsefenin bağdaştırabileceği ve mutlak Tanrı düşüncesini insan aklının, algılamaya, yeterli olduğu tezini savunur. Hocazade Muslihiddin Mustafa Efendi ise Gazali'nin tutumunu benimseyerek mantığın tıp ve matematik gibi gerçek bilimlere uygulanabileceğini, bunun dini konulara uygulanmasının insanı ancak yanılgıya götüreceğini, bu yüzden dini bilimlerin mantık ve felsefenin iddialarına karşı savunulması gerektiğini ileri sürer.

Uzun tartışmalardan sonra Fatih Sultan Mehmet ikinci hükümdar olduğu 1451-1481 yılları arasında, Hocazade  Muslihiddin Mustafa Efendi'nin görüşlerini kabul eder. Gerçi , o İslam dini yasalarının ayrıntılı olarak kapsamadığı alanlarda, varolan laik yasalarla, dini yasaların kaynaştırılmasına da çalışılmakta idi. Prof. Erol Güngör tasavvufu şöyle tanımlar;

“Tasavvuf kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak ve önüne ne gelirse yüz çevirmektedir.”

“Tasavvuf iki şeydir; bir yönde bakmak ve bir yönde yaşamak”

“Sufilik sefalette ihtişam, yoksullukta zenginlik, kullukta efendilik, açlıkta tokluk, çıplaklıkta giyiniklik, esarette hürriyet, ölümde hayat ve acılıkta tatlılıktır. (Güngör; 1998,18). “Bu mistik ahlâk şekli “bir lokma, bir hırka; bir deri ve bir post” şeklinde somutlaşmaktadır. Bu dünya için değil öbür dünya için uğraş vermek gerektiğinden bu dünyada ancak yaşayacak kadar insan çalışmalı, zamanını ve enerjisini ona göre kullanmalıdır.

 İnsan , Allah'tan geldiği için yine ona dönecektir. Bunun için mutlak ölümü beklemek gerekmez, nefsi tertemiz tutmakla ezeldeki birliğe daha hayattayken ulaşılabilinir. Melamet ise kendini duygu ve halde somutlaştıran tarikatlar üstü bir eşya ve kainat anlayışıdır.” (Sayar; 2001, 32). Melamiliğin Osmanlı ekonomisi üzerinde etkisini değerlendiren Yahya Kemal Beyatlı da şöyle demektedir;

“…. Eğer tasavvuf ve Melamilik araya girmeseydi, tıpkı İngilizler gibi işinde ve ibadetinde çalışkan insanların cemaati olurduk. Eline her def alan ben Allah'ım diyor. Böyle bir toplumu nasıl yönetirsin. (Sayar; 2001, 34)

Tanzimat'a kadar Osmanlı İmparatorluğuna kapitalist düşünce sisteminin girmemesinin nedenler, olarak dört etken sayılmaktadır. Prof. Ahmed Güner Sayar bunları şöyle sıralar (Sayar; 2001,50)

  1. a) Osmanlıda İktisat – ahlâk ilişkisinden kapitalizmin önünü tıkayan yolların en önemlisi İslam şeriatı değil, İslam tasavvufudur. Diğer nedenler ise
  2. b) Türklerin Asya'dan Anadolu'ya getirdikleri “talan düzeni” şeklindeki ekonomi anlayışı.
  3. c) Osmanlı Türklerinin Bizans'dan aldığı “feodal ağalık şuuru”
  4. d) Ve bireyin üzerine abanan, bireyin birey olmasını engelleyen devlet anlayışıdır.”

Ortak ekonomik davranış biçimi sadece geçinmek için yeterli miktarda üretimdir. Bu nedenle de ülkede sermaye birikimi sürecinin başlaması gecikmiştir. Melami düşüncesinin bu sonun doğmasına büyük etkisi olmuştur. (Sayar; 2001, 33). Biriken servet bir ekonomik aktivitenin sonuncunda tüccar ve üreticinin elinde birikmiş değil, yüksek görevlerdeki devlet memurlarının ve ulemanın elinde toplanmıştır. Özetle servetin kaynağı politiktir. Ve bu servet gözden düşme halinde kullanılmak için vardır. Üretici bir amaç için kullanılması hiç düşünülmemiştir. (Ülgener; 1981, 180). Ya da çok az düşünülmüştür. Zaten uzun vadeli yatırım yapılması, gözden düştükten sonra, can ve mal derdinde olan kişi için, çok zordur.

Müslümanlık özünde mülkiyeti, kişisel girişimciliği, piyasa ekonomisi kurallarıyla alıcı ve satıcının pazarlığı ile oluşacak bir fiyatı kabul etmiştir. Osmanlı ekonomik davranış biçimi ise çok farklı şekilde kendini göstermiştir. Devlet, fiyatları narh yoluyla kontrol altına almış, toprak büyük oranda devlet mülkiyetinde kalmış, küçük esnaf ve çiftçi dışında, kapitalist anlamda bir işçi sınıfı oluşmamış, üretime yönelik bir sermaye yaratılmamış, kapitalist sistemin gerektiği nitelikte girişimci sınıf doğmamıştır. Toprakta özel mülkiyet daha önceleri ufak çapta olmasına rağmen tam olarak 1858'de başlatılabilmiştir (Sayar; 2001, 147). Bazı temel gıda maddelerinin dışında fiyatların oluşumunun piyasa kurallarına bırakılması (Sayar; 2001, 198) ise 1860lardan sonra yapılabilmiştir.


Bu yazı 90 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans