ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

11.04.2021

İŞ AHLAKI VE MÜSLÜMANLIK (7)

TANZİMAT VE EKONOMİK HAYAT

Prof. Ercüment Kuran 1839 yılında Osmanlı Devleti'nin durumunu şöyle özetliyor. (Kuran; 1994, 33);

“24 Haziran'da Osmanlı ordusu Nizip'de Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın askerlerine yenik düşmüş, 30 Haziran'da padişah II. Mahmut ölmüş, 3 Temmuz'da Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa donanmayı İskenderiye limanına götürüp asi valiye teslim etmişti. 150 yılda Osmanlı devleti Avrupa'yı titreten büyük bir İmparatorluk iken varlığını korumaktan aciz bir siyasi teşekkül haline gelmişti.”                                                     

16 yaşında tahta çıkan Abdülmecit deneyimsizdi. Londra'da büyük elçilik görevini yapan Diş İşleri Bakanı 39 yaşındaki Mustafa Reşit Paşa İstanbul'a geldi ve padişahı ikna ederek Gülhane bahçesinde 3 Kasım 1839'da Tanzimat'ı başlatan fermanı okudu. Bu fermanla dil, din ve soy ayrıcalığı olmadan Osmanlı uyruğundaki herkesin can, mal ve ırzı güvenlik altına alınıyordu. İnsan haklarının ülkede yaygınlaşması, mal müsaderesinin kaldırılması, köleliğin yasaklanması Tanzimat'ın getirdiği bir çok olumlu özelliklerinden birkaçı idi.

Kuran, 1839'dan 1876'ya kadar süren Tanzimat çağının ana özelliğini Batı taklitçiliği olarak görür. Bu doğru gözlem bugünkü Türkiye'de de önemli bir etkendir. Batı'yı yüzeysel taklitle Batılılaşma olacağı düşüncesi ülkede geçerliliğini hala korumaktadır.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa'da gelişen Augueste Comte'un pozitivizm felsefesi Osmanlı ülkesini de etkisi altına almış ve Batı'nın “akıl” yoluyla geliştiğini Osmanlı aydınları da görmüş, bu yolda bir çok yazı, araştırma ve makalelerle devlet politikasını etkilemeye çalışmışlardır. Şinasi, Beşir Fuat (1854-1889), Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza ve Ali Suavi bunlar arasındadır. “Pozitivizm dinin büyük ölçüde her şeyi belirlediği toplumdaki tüm değerler sistemini alt-üst ederek bu sistemle çalışan bir aydın tipini yaratmıştır” görüşünde olan Kuran, Mithat Paşa'nın da bu maddeci felsefeyi kabul ettiğine işaret eder. Hatta Mithat Paşa'nın bir Alman yazarına şu sözlerini söylediğini hatırlatır. “kırk veya elli yıl sonra insanlar artık kilise veya cami inşa etmeyecekler, yalnız okullar ve hayır kurumları yapacaklardır.” 

XIV. yüzyıldan itibaren Batıda Ortaçağın karanlık devri kapanıp aydınlık bir devrin ilk adımları atılmış ve XV. Yüzyılda matbaanın icadıyla bilimsel eserlerin basım ve yayını hızla gelişmişi. Özellikle Avrupa'da eski Yunan felsefesinin ana kaynaklarına inilerek yeni düşünce ve incelemeler ortaya çıkarılmıştı. Adnan Adıvar (Adıvar; 1982, 57) “XI. Yüzyıldan beri Bizansla temas halinde olan Türkler (1299-1481 arasında) böyle bir ihtiyaç duymamışlar, hatta Yunan kaynaklarına kadar gitmek şöyle dursun Arapçadaki bilimin temel kitaplarını bile incelemeye gerek görmemişlerdir.” der. Ayrıca XVI. Yüzyılda Türkiye'de daha matbaa kurulmadığı gibi basılı kitap dış alımı da yasaktır. Farsça ve Arapça kitap dış alımı da ancak padişah fermanıyla mümkündür. 28 yaşında tahta geçen III. Murat (1546-1595) zamanında, Adıvar, Osmanlı memleketinde 120 medrese, 89 hastane ve 9000 öğrenci olduğuna, medreselerde artık öğrencilerin derslerine çalışmadıklarına ve daha çok zevk ve safaya, ve sefahat alemine daldığına işaret eder (Adıvar; 1982, 119)

Adıvar'ın verdiği bilgilere göre bu yüzyılda üç kişi düşünce özgürlüğü nedeniyle idam edilmiştir. Bunlardan ilki din bilgini Kabız-ı Acemi, Hz. İsa'nın Hz. Muhammed'e üstün sayılması gerektiğini savunur. Kazaskerlerden kurulu bir mahkemede iddiasını birçok ayet ve hadise dayanarak kanıtlar. Serbest bırakılır. Padişahın isteği ile ileride nifak çıkaracağı nedeniyle tekrar tutuklanır. Müftü İbni Kemal, İstanbul kadısı Sadi Çelebi'nin başında bulunduğu mahkemede Kabız'ın iddialarını çürütür ve kadı, kabızı idama mahkum eder. III. Murat zamanında bir kişi de dinden çıkması nedeniyle idam edilir. Üçüncü ve en önemli kişi ise İstanbul Behram Küthüda Medresesi müderrisi Nadajlı Sarı Abdurrahman adlı bilgindir. O alemin sonsuzluğuna ve bu alemde tabiat kanunları üstünde olaylar olamayacağına inanmıştır. Zındık ilan edilir. Mahkemede idama mahkum olur. Bu düşüncenin cezası, Batı'nın bu yüzyılda yetişen en büyük filozoflarından Giordano Bruno'nun Roma'da yakıldığının (1600) ertesi yılında, İstanbul'da idam edilmesi olur (Adıvar; 1982, 120-125).


Bu yazı 96 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans