ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

15.04.2021

KADERİM KÖMÜR KARASI

Bu öyküyü Soma kömür madeninde yaşamını kaybeden işçilerimizin aziz anısına saygıyla gönderiyorum. Çaresiz ailelerinin, çocuklarının geçimleri ve geleceklerinin düşünülüp gerekenlerin yapılması insanlık görevidir. Vicdanların sızlamasını umuyorum. 

       

                               KADERİM KÖMÜR KARASI

İncilâ ÇALIŞKAN

Nergis, kömür ocağının karanlık ağzına baktıkça ağladı. Oturduğu kayanın üzerinden kalkmadı. Yanına gelenler su verdiler, başıyla hayır dedi. Ekmek uzattılar almadı. Gözlerinden akan yaşı silmedi. Yanına yaklaşan haberci mikrofonu uzattı:

“Adını bağışlar mısın bacım? Su içmedin, ekmeğe elini sürmedin. Oturduğun taşın üzerinden hiç kalkmadın! Madende kim var? Bir haber alabildin mi?”

Kadın önce soluk almayı unutmuş gibi derin bir nefes çekti. Sonra delici bakışlarını habercinin üzerinde gezdirdi:

“Adım Nergis. Madende kocam var. İkramiye olarak üç ton kömür verilecek, dediler. Bu ikramiyeyi aldıktan sonra maden işçiliğini bırakacaktı. ‘Son kez kömür ocağına iniyorum, bu paraya ihtiyacımız var. İşi bırakınca uzaklara gideriz. Ev paramızı biriktiremedik. Burada herkes tükeniyor' demişti. Her ocağa inişinde bana ‘Hakkını helal et,' der öyle giderdi. Benim ne hakkım olur ki onun üstünde. O, bizim için yıllarca bu cehennemden ekmek paramızı kazandı.”

“Sen hiç evine gitmemişsin. Hiç uyumamışsın. Çevrendekiler öyle söyledi. Nasıl dayanıyorsun?”

Nergis gururla başını kaldırdı:

“Kocama çok yakın olmak istiyorum. Ona bu ateş çemberinden kurtulması için sevgimle güç veriyorum. Dua ediyorum. Onun yanından ayrılmak istemiyorum. O çok akıllıdır. Mutlaka nefes alabileceği bir yere sığınmıştır. Kurtarılmayı bekliyor. Murat'ın yaşadığına eminim. Bunu içimde hissediyorum. Bizi düşünüyor. Yüreklerimiz arasındaki bağ çok güçlüdür. Bizim için yaşamak istiyor şu an. Tanrı ona ve işçilerin hepsine yardım etsin.”

Haberci bu güçlü kadına baktıkça içinde tarifsiz bir acı duydu:

“Bugün ikinci gün, yangın devam ediyor. Kömür ocağında göçen bölümlere girilemiyor. Kurtulursa bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?

“Kurtulursa, onu alıp çok uzaklara gitmek istiyorum. Buradan çok uzaklara… Bir daha maden ocağına inmesine razı değilim. İnsanlar, burada yaşarken bile yok oluyor. Eşim çok beceriklidir. Elektrik teknisyeni, iş bulamadığı için madene iniyor.  Yeter ki sağ kurtulsun. Birlikte çalışırız.”

“Çocuğun var mı, onu kime bıraktın?”

“Anneme bıraktım. Ben buraya gelirken kızım şöyle dedi: ‘Babam yorulmuştur. O gelsin, onun yerine madende, ben çalışırım.' Benimle buraya gelmek için çırpındı. Bacaklarıma yapıştı. Annem onu evde zor tutuyor.”

“Kaç yaşında?”

“Elifsu beş yaşında. Babasına çok düşkündür, babası da ona. Kocam kızımıza çok zaman ayırır. Onu gezdirir hep onunla oynardı. Şimdi kızımın yüzüne bakamıyorum. Eşim kurtarılabilseydi!”

Nergis, hava kararırken cenaze arabasındaki kocasını son kez görebilmek için çırpındı. Yürekleri paralayan acı feryatlarla arabanın arkasından koştu:

“Muraaat bizi bırakmaaa! Kara topraklara girmeee Muraaat…” 


                                                 *      *      *


Salim ayaklarının üzerindeki ağırlıklardan güçlükle kurtuldu. Kıpırdadı. Sağ kolu çok acıyordu. Bacaklarını yokladı. Eline ıslaklık geldi. Burnuna götürdü. Kan kokusu kömür kokusuna karışmıştı. “Yaralıyım” diye geçirdi içinden. Genzini yakan zehirli hava, gaz maskesinin etkisiz olduğunu göstermişti. Maskenin içindeki küf kokusunu duyduğu zaman midesi bulandı. Gözleri biber gibi yanıyordu. Koşan işçilerin seslerini duydu. Gömleğinden yırttığı paçavrayı bacağının kanayan yerine bağladı. Gömleğinden geri kalanı burnuna, ağzına sardı. Zorla yerden kalktı ve koşmak için çabaladı. Göçükteki arkadaşlarının üzerinden atlarken gözlerinden yaşlar fışkırdı. Göğsü körük gibiydi. “Ya yetişemezsem bizi kurtarmaya gelenlere!” diye düşündü. Bacağı çok acıyordu. Hızı kesilir gibi oldu. Sendeledi. Arkadan gelen ona göğüs verdi. Onun itmesiyle ilerledi, güçlendiğini sandı. Can havliyle ışığın geldiği yere hamle yaptı. Gücü gittikçe azalıyordu. Onu göğüsleyen madenci kollarından tuttu, düşmesini engelledi.

Karşısına ilk çıkan kurtarıcı, açtığı kollarıyla ona sarıldı ve öptü. Kendi maskesini Salim'e taktı. İki kişi onu kucakladı. Salim kendisini kurtaranlara bayılmadan önce sordu: “Kardeşim kurtuldu mu?”  

Hastanede yarasını sardılar. Kırılan kolunu boynuna bağladılar. Sol bacağında derin bir yara açılmıştı. Kan kaybıyla nasıl o kadar uzun mesafeyi koştuğuna, yardım edenler şaşırdı.  Salim hâlâ her gördüğüne “Kardeşim, Kınıklı Selim kurtuldu mu,” diye soruyordu.

Birisi, Salim'i tanıyınca boynuna sarıldı:

“Kardeşin kurtuldu gözün aydın. Yanındaki arkadaşını da sürükleyip kurtardı. O da seni sorup ağlıyor,” dedi.

Ailesini düşündü Salim. Kardeşi Selim daha on yedi yaşını bitirmeden maden ocağına inmeye başlamıştı. Kendi babası, yedi yaşında bir küçük çocukmuş, dedesi maden göçüğünde öldüğü zaman. Salim küçükken ninesiyle hep dedesinin mezarına giderlerdi ellerinde güllerle. Sonra babasının mezarına gitmeye başladılar. Bayram arifeleri hüzün, gözyaşı, acı dolardı evlerine. 

 Dedesinin, “Oğlumu madenden kurtaracağım. Bu son inişim olacak madene. Sana söz veriyorum” sözlerini ninesi tekrarlar dururdu ama olmadı. Oğlu büyüyemeden madenci fenerini eline alıp karanlık ocaklara indi. Şimdi babalarının yerine ocağa indikçe Salim ve Selim düşünüyor, sorguluyorlardı:

“Kara kömürle kucaklaşmak bizim için kader mi? Değişmez mi bu kader, bu zehirli hava, bu yokluk, bu çaresizlik? Bizim çocuklarımız da yaşadıklarımızı mı yaşayacak? Kuşaklar maden de mi tükenecek?” diye düşünürken kıl payı kurtuldukları faciadan, kurtulamayan şehit arkadaşları için gözyaşları döküyorlardı…

  

                                               *       *        * 


Meryem, oğluna seslendi:

“Hadi, oğlum kahvaltı hazırladım. Sabah uykusu tatlıdır, bilirim. Hadi, oğlum işine aç gitme.”

Metin annesine bağırdı:

“Anne bana bir daha, ‘Hadi oğlum' deme! Dayı başı, maden ocağında bize, ‘Hadi kıpırdayın! Hadi durmayın! Hadi sallanmayın!' diye nefes aldırmıyor. Bu sözden nefret ediyorum!”

Meryem oğlunun uykulu yüzüne dikkatle baktı. Günlerdir gülmeyen yüzü sararmış, küçülmüştü. 

“Oğlum, başka işte çalışsan! Kömür ocağında tüm neşeni, sevincini kaybettin. Bu iş seni sinirli yaptı.”

Metin annesinin güzel gözlerine baktı,

“Anne biliyorsun üniversiteye kaydımı yaptırabilmek için çalışıyorum. Bir gün Ege Üniversitesi'ni bitirir de maden mühendisi olursam seni güller gibi yaşatacağım.”


Meryem, kömür ocağından çıkarılan her işçinin cansız bedenine bakarken, “Bu kaçıncı genç insan Tanrım! Her birinin yüzüne bakınca Metin'i gördüğümü sanıyorum. Oğlum okuyabilmek için kayıt, yurt parası biriktireceğim derken canından oldu. Babasının kaderi oğlumu da benden alacak mı?” Zihninden bu düşünceleri geçirirken, birden oğlunun son sözlerini anımsadı:

“Yemeğimi koyduğun çıkınımı yükseklere asıyorum anne. Fareler var ocakta. Ekmeğimiz zaten hep kömür tozuna bulanır bizim. Kazmayı hiç elimizden bıraktırmaz dayı başı… Hiç nefes aldırmaz işçiye… On dokuz yaşımın güzel günlerini yaşayamadım. Lise bitince hemen madende çalışmaya başladım. Maden çok sıcak anne! Son günlerde dumanlar tütüyor tabandaki yarıklardan. Bize kovalarla su taşıtıp döktürdüler bu yarıklara… Gömleklerimizi çıkararak çalışıyoruz. Sıcak, çalışma hızımızı kesiyor. Elimizdeki kazma ağır geliyor. Şikâyetleri dinleyen yok anne. Ocaklara hiç bir insani gereç yapılmamış. Tuvalet düşünülmemiş. Asansörler bozuk…” 

Meryem her cansız bedene baktıkça oğlunun bu son anlattıklarını düşünüyor, acıyla dizlerini dövüyordu. “Anne, bizim can güvenliğimiz yok! Ocaklarda ahşap direklere bakıp çıkabilecek bir yangını düşününce aklım gidiyor. Bizi yerin altından hiç bir güç kurtaramaz! Aramızdaki deneyli ağabeyler, yaşam odaları yok, biz kurtulamayız diyorlar! Her sabah ayaklarım geri geri gidiyor eski ocağa girerken. Dayı başı, daha çok kömür çıkarmamız için ‘Hadi… Hadi… Hadi kazma sallayın!' diye bize bağırıyor Bu söz beynimi yakıyor. Daha çok kömür... Daha çok kömür… Daha çok kömür…”

Meryem, ocağın karanlık ağzından çıkarılan her sedyeye koştu. “Elli mi oldu, bu baktığım genç insan yüzü, bilmiyorum. Tanrım sen bize yardım et! Onları koruyamadın, bari bize ayakta duracak güç ver. Biz bu kokuya dayanamıyoruz, bu kömür tozuna… Onlar nasıl canlarından vazgeçtiler? Ekmek bu kadar zor mu kazanılır? “

Meryem temizliğe gittiği evlerden kazandıklarıyla Metin'i büyütüp okutabilmişti. “Tarım bitti. Ben çapa yapmaya razıyım ama ovada iş kalmadı! Domuz gribi, tavuk gribi dediler, tavukçuluğu da bitirdiler. Bütün gençlerimizi bu kara maden ocağına mahkûm ettiler. Bu işe de herkesi almazlar… Çalışanların paraları zamanında verilmez!” 

Meryem, çevresinde kendisi gibi bekleşen perişan insanlara baktı. Eşler, anneler, babalar ve akrabalar… Umutları her saniye tükenerek cankurtaran sesi beklediler. Zaman uzadıkça kurtulan olmadı! Her cansız bedene koşan yakınlar, bayılıp yere seriliyordu. Şimdi de cankurtaranlar, bekleşen işçi yakınlarını hastaneye taşımaya başlamıştı.

Meryem, oğlunu Kırkağaç soğuk hava deposunda bulunca bedeninin son gücü de tükendi. Kendini deponun buz gibi taş zeminine bırakıverdi. 

“Metin, benim canımın yongası oğlum. Hayatımın gayesi oğlum… Çok erken olmadı mı benden ayrılışın? Hiç yaşamamış gibisin kömürlerin içinde simsiyah olmuşsun Metin'im.”


                               *      *      * 


Uzun zamandır maden ocağından sağ çıkan olmamıştı. Saatler sonra bitkin, yaralı bir işçi kurtarılınca umutsuz bekleşenlerin yüzünde çizgiler değişti. Gözlerine canlı bakışlar geldi. Yakınlarını bekleyenler umutlandılar. Her kurtulan kendilerinin bir parçası oldu… 

İşçiyi cankurtaran aracının içindeki sedyeye yatırmak istediler. Yaralı işçi, beyaz örtü serili sedyeye yatmak istemedi. 

“Çizmelerimi çıkarayım mı?” 

Çizmeleri ziftliydi. Baktıkça ürkekleşti. Bacaklarını sedyeden sarkıttı. Bu soru çevresindekilere üzüntü, sıkıntı, kurtarılana kavuşma sevinciyle karmaşık duygular yaşattı. Hemşire eliyle sırtına hafifçe dokundu:

“Uzat sen ayaklarını, sedyeye uzan. Sen ve çizmelerin buradaki her şeyden temizsin!” 

Yine de işçi, kendisini bir türlü sedyeye rahatça bırakamadı. Yardım ettiler de uzanabildi. Meraklı bir televizyon habercisi sordu:

“Yeniden kömür ocağında çalışır mısın?”

İşçi bitkin bir sesle cevapladı.

“Şimdi çok halsizim, dinlendikten sonra ocağa yeniden inerim. Mecburum. Bankaya aldığım evin borcunu ödüyorum.”

Beyazcamda bu görüntüleri izleyen ünlü sporcu Volkan çok duygulandı. Yıllar önce babasının, işçi tulumu giymiş bir başbakanla çekilmiş, evlerinin duvarında asılı duran fotoğraf gözlerinin önüne geldi. Volkan'ın babası, Zonguldak kömür madeni kazasında, dört gün boyunca, yerin altında kurtarma ekibinin gönüllüleriyle yorulmadan, canla başla yanlarında çalışan devlet adamını unutmadı. Yaşamı boyunca minnet duyarak onlara anlatmıştı. Zonguldak bu başbakanı hiç unutmadı!

Volkan arabasına binerken gözyaşları içindeydi. Babasının her gün yaşamından endişeli bekleyişlerini, annesinin her saat solan yüzünü, akşamları kavuşmanın sevincini yüreğinin derinliklerinden çıkarıp yeniden andı.

 Sedyenin kar gibi beyaz örtüsünü kirletmekten, başkasına zarar vermekten çekinen ince yürekli işçinin kapısını çalarken, iyiliksever insan, yönetenlere içinden bin isyan duyuyor, dilinden lanet sözleri yağıyordu. Kucaklaşmaları, kırk yıllık arkadaşların sevgi ve özlemi gibiydi. Volkan, ailenin isyanlarını, üzüntülerini, kaygılarını, çaresizliklerini derin bir iç sızısıyla dinledi. Yüce gönüllü, tok gözlü bu temiz yürekli insanlara şunları söyledi:

“Kardeşim, senin banka borcunu, çocuğunun eğitimini üzerime alıyorum bundan sonra. Sen geleceğin için hiç kaygı duyma. ”

Kazadan kurtulan kömür işçisinin küçük evine güneş doğmuş gibi oldu. Korkular, kaygılar, endişeler eridi; yaralı yüreklerden yükselen acılı evlerin sesleri,  yürek parçalayan biçimde duyulurken. Para, insan yaşamının önüne geçen değer olunca, kömür madenlerinde üretim işçi yaşamını hiçe sayarak artırılınca, yaşananlar dayanılmaz bir katliama dönüşmüştü… Üç yüz bir işçi yaşamını yitirdi, Dört yüz otuz dört çocuk babasız kaldı. Evlerin yaşama sevinci soldu. Kadınların çektikleri acının yanında omuzlarına ve yüreklerine çok ağır, taşınması zor bir yük bindi. Yaşam sürdürülecek ve çocuklar yetiştirilecekti… Henüz bu zor işi, nasıl başaracağını hiç kimse bilmiyordu… 

 

                                *       *       *


Elmadere Köyü'nün kıraç tepelerine güneş ışıkları vururken mezarlıktan yükselen acı sesler okuldan duyuluyordu. Genç öğretmenler gözlerindeki yaşları sildiler. Sevgi öğretmen şu dizelerle arkadaşlarını bahçeye çağırdı:


“Kömür değil, düşüncemdir kazdığım 

Düşüncem, o yerin dibinde 

Çıkarıyorum onu yeryüzüne 

Gün güneş görsün diye.” 


Haydi, güzel arkadaşlarım şimdi öğrencilerimizin ve güzel annelerinin acılarını paylaşma, yaralarını sarma,  zamanıdır. Onların yanında olduğumuzu görmeleri için hepimiz bahçeye inelim.”

Salim öğretmen şunları söyledi:


“Eğer her insan bir tuğla çekerse 

Duyarsızlığın duvarından 

Açılır bir pencere 

Daha iyi bir dünyaya bakan.” 


Bugünden sonra başlayan günlerimiz, çocuklar ve anneleri için zor günler olacak. Biz acıları paylaştıkça yaşama bağlılığı büyüteceğiz.”

Beş öğretmen merdiven başında, bahçedeki öğrencilerin karşısında durdular. Cansu öğretmen hepsine sevgiyle bakınca şunlar döküldü dilinden:

“Sevgili öğrencilerimiz ve güzel anneleri. Her gün okula birlikte gelin. Bize sarılın. Acılarınızı paylaşalım. Öğrencilerin başaramadıkları derslerini, evinize gelip çalıştıralım. Yalnız değilsiniz. Biz sizinle aynı duyguları paylaşıyoruz. Maden ocağında ölen sevgili insanlar da sizin yaşama dört elle sarılmanızı isterdi. Bu yüzden zor işleri başarırken öldüler. Okul hepimizin yuvası olsun. Şimdi biz büyük bir aileyiz.” 

Masanın üzerindeki kitap paketlerinden çıkan mektupları, Çiğdem öğretmen okudukça dinleyen acılı insanların yüzleri canlandı. Yurdun her köşesinden gönderilen, sevgi dolu mektuplar, yaralı yüreklere serinlik getirmişti. Kitaplar paylaşıldı. Bahçede çimenlerin üzerinde okuma imecesi başladı. Masalları Ayla öğretmen, şiirleri de öğrencileri okudu. 

Çocuk yüreği çabuk toparlanır. Annelerin hüzünlü türküleri bitince okulun bahçesini çocuk şarkıları sardı. Öğrencilerden güzel sesli Oğuz, birden şunu söylemeye başladı:

“Bir dünya bırakın biz çocuklara

Islanmış olmasın gözyaşlarıyla…”

                                 Adnan Çakmakcıoğlu



Not: Öğretmenlerin okuduğu iki dörtlük “madenci ozan” diye bilinen Fransız Henri Raimbau'nun şiirlerindendir.


Bu yazı 99 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans