ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

01.07.2021

YASEMİN KOKUSU

Yasemin kokusu burnumda tütüyor. Yola çıkarken bir demet yasemini, bohçamın içine koymuştum. O da günlerdir soldu. Yol çok uzun. Belirsiz. Yarı aç yarı tok, bilmediğimiz yerlere gidiyoruz. Vatanımın kokusu yok. Bahçemizin yasemin kokusu yok! Başka dağlar, başka yollardan geçtik. Geceler çok soğuk. Sığındığımız yerler yıkık, viran. Güvenliğimiz, hiç yok. Korkudan tüm kafile birbirimize sokulup uyumaya çalışıyoruz. Korkular, kâbuslar içinde doyurmayan uyku…

Bir elimde, anılarımı yazdığım defterim ve bohçam. Öbür elim sevgilim Udaydin'in avucunda. Günlerce yürüdük. Ayakkabılarımız parçalandı. Vatanımı özledim. Her şey bir bir gözlerimin önünden geçiyor. Komşularımızdan ayrılmak bize çok acı geldi.  Komşumuzun kızı ellerimi bırakmadı. Gözyaşlarımız karıştı birbirine.

“Bana kim masallar okuyacak, sen gidince Selva? Beni bırakma! Selva, bizi hiç unutmaaa!”

Rayna bana çok bağlanmıştı, engelli olduğu için her zaman başkasına ihtiyacı vardı.  Annesi işe gidince ona hep ben baktım. Uzun saçlarını şarkılar söyleyerek örerdim. Evlerini süpürür, temizler onlara yemek yapardım. Rayna küçükken babası ölmüştü. Annesi işten gelince bize hurma getirirdi. Yasemin çayı demlerdik. Konuşur, söyleşir, gülüşürdük. Keder neymiş savaş çıkınca öğrendik. Her gün bombalar düştü. İnsanlar yaralandı, ölenler oldu.  Evler yıkıldı, köyler, şehirler yıkıldı.

Gece kaçtık her şeyimizi bırakıp. Rayna'nın tekerlekli sandalyesini her birimiz sırayla sürdük. Çok zorluk çektik. Teröristler her an bizi yakalayıp öldürebilirlerdi. Rayna'nın annesi şöyle dedi:

“Siz gidin komşularım. Biz sizin hızınızı kesiyoruz.  Bir yer bulur, saklanırız.”

Hepimiz gözyaşları içinde şöyle dedik:

“Olmaz! Birlikte yola çıktık. Sizi çok güvenli bir yer bulmadan bırakamayız.”

Günler yokluklar içinde geçti. Gelen haberler hiç umut vermiyordu. Top sesleri sanki bizi takip ediyordu. Bu zorlu kaçışta, kulaklarımızda hep bomba sesleri vardı. Korkunç sesler bizim dayanma gücümüzü azaltıyordu.

Bugün Rayna ve annesinden yüreklerimiz parçalanarak ayrıldık. Bir dere kenarında onları gözyaşları içinde başka bir kafileye emanet ettik. Bu kafiledeki erkeklerin silâhları vardı. Kendilerini kötülere karşı savunabilirlerdi. Geceleri dağ köylerinden yiyecek de buluyorlardı. 

“Biz Rayna ve annesine bakarız. Dağlara doğru gidersek köylere varınca saklanırız, dediler. Siz gençsiniz yürüyün, Anadolu'da size yardım ederler. Türkiye sınırından girince işiniz kolaylaşır, güvende olursunuz.”

“Anadolu” ne güzel isim koymuşlar. Analarla doluysa bize orada yardım ederler diye düşündüm. Öyle oldu. Daha iyi ısınabileceğimiz depolar bulduk. Su bulabildik çeşmelerden. Yiyecek bulabildik. Bize yardım eden temiz yüreklilerle karşılaştık. Top sesleri duymaz olduk. Günlerce yürüdük. Geceleri kapalı mekânlarda sessizlik içinde uyuduk. Dil bilmeden yaşamak yabancı topraklarda zordu. Bize ekmek, yemek verdiler. Hastalara doktorlar baktı. Hemen çadırlara aldılar. Çok hasta olanları Urfa'da hastaneye götürdüler. Günlerce haber alamadık hastalarımızdan. Sığınmacılar arasında verem ve çocuk hastalıkları salgınmış. Açlık ve bakımsızlıktan ölenler çokmuş!

Bugün mola verdiğimiz yerde defterime umutlarımı, sitemlerimi yazdım: 

“Biz nedenini bilmediğimiz, neyin paylaşıldığını anlamadığımız bir savaştan kaçıyoruz. Bizim silâhlarımız bile yok! Baştan aşağı silâhlarla donatılmış ölüm makineleri gibi bu adamlar kim? Bunlar, bizim topraklarımızdan ne istiyor?

Neden biz topraklarımızı terk etmek zorunda kaldık? Bizim umutlarımız var. Udaydin ile yuva kurmak istiyoruz. Çocuklarımız olursa hiç korkusuz yaşasınlar, büyüsünler istiyoruz. Şu anda, güvenli bir evde korkusuz yaşamak, sıcak bir banyoda yıkanmak, iyi bir yatakta uyumaktan başka yüreğimin isteği yok! Bunları, tüm insanlar istemez mi?

Udaydin ile birbirimizi çok seviyoruz. Hiç ayrılmayalım istiyoruz. Başımı omzuna dayayıp ağlıyorum. Bazen gözyaşlarımız birbirine karışıyor. Çok genciz biz. Yaşamaktan başka isteğimiz yok. Gideceğimiz yerleri çok merak ediyoruz. Bize ekmek ve iş verirler mi acaba?  Kimseye muhtaç olmadan yaşamak için çok çalışmak istiyoruz. Savaş bitince yabancı ülkelerde kalmak istemiyoruz. Hemen vatanımıza döneceğimizi biliyoruz.

 Sığındığımız ülkeler bizi anlayabilecek mi? Sığınmacı olmak ne kadar zor biliyorum. Bir ülkede yabancı olmak da zor, bunu da biliyorum. Benim yüreğim koskocaman bir ülke, içinde herkese yer var. Dillerini bilmediklerime de yer var. İnsanlar benim gibi olsa acaba savaşlar olur muydu?

Her insan vatanında otursa, sadece çalışsa, kendi ürettiklerini yese ve tüketse, diyorum. Dünya, çok büyük görünüyor haritalarda, okulda öyle öğretmişlerdi. Her ülkenin toprakları kendisine yetmez mi? Öğrendiklerimiz okullarda mı kaldı. Dil, din, ırk, renk ayrımı yok diye öğretmişlerdi. Cinsiyet ayrımı da yok demişti ak saçlı, ak yürekli öğretmenlerimiz. Hepsi okulda, kitaplarda mı kaldı? Bizim öğrendiklerimizi, bu teröristleri topraklarımıza gönderen devletler bilmiyor mu? 

Biz insanların kardeş olduğuna inanmıştık. Kardeşler birbirini öldürür mü? Bizim başkasının topraklarında gözümüz yok! Onlar bizim vatanımızdan ne istiyor? Bunun cevabını öldürdükleri insanlara ve sığınmacılara kim verecek? Dünya bize insanlık borcunu nasıl ödeyecek?

Avrupa'ya bizden önce gidenler sınırlarda dikenli tellerle karşılaşmışlar. Ellerinden paraları ve değerli eşyaları da alınmış. Karşılığında sığınmacılara yardım edeceklerini söylemişler. Avrupa uygarlığı bu mu? Hayal kırıklığı sığınmacılar arasında gittikçe yayılıyor. Geri dönemeyiz! Arkamızda savaş var. Önümüzdeki ülkeler bizi almamak için çeşitli zorluklar çıkarıyor. Avrupa'da kış başladı.

Anadolu kıyılarından Midilli Adası'na denizden şişme botlarla geçip sığınmaya çalışanların çoğu denizde boğuldu. Botlara ödenen paralar çok yüksek. Şişme botlara çok sayıda sığınmacı binince, dalgalara dayanamıyor, batıyor. Botlar ve deniz yelekleri sağlam çıkmıyor, su çok soğuk, yüzme bilenlerin sayısı az. Ölenler arasında en çok çocuklar ve kadınlar var.

Udaydin, birkaç gündür kampın çevresinde dolaşan, motosikletli bir adamla konuşuyordu. Sonunda o adamla anlaşmış. Adam, ‘motosikletimin arkasında seni Almanya'ya götürürüm.' demiş. Çaresizlikten Udaydin onunla gitmeye karar verdi. Kızlar için yol tehlikeliymiş. Ben, bunları dinledikçe ağladım, ağlarken uyuyakalmışım. Udaydin, ertesi sabah erkenden gitmiş. Bana yardım edeceğini söylüyordu ama nasıl yapacağını o da bilmiyordu. Günlerce haber alamadım. Sonra Facebook'da gördüm. Almanya'ya ulaşmış. 

Udaydin, Senden uzaktayım. Her gün bin defa ölüyorum. Beni bırakıp Avrupa'ya gittin. Sen zalim bir insansın. Ben her dakika seninle beraber olmak istiyorum. Yüreğimde, canımda yaşıyorsun. Seni unutmalıyım biliyorum. Ama unutamıyorum. Yüreğimde boşluk var.

Udaydin, uzun saçlarımı bugün dibinden kestim. Islanınca denizde ağırlık yapar, batmaya sebep olurmuş. Saçlarımı sığındığımız barakada bırakıyorum. Biz yarın botla Midilli Adası'na geçmeye çalışacağız. Hava çok soğuk, deniz çok dalgalıymış.”

Ayvalık sahildeki aramalar sonunda otuz bir kişinin cansız bedenleri morga kaldırıldı. Saçları dibinden kesilmiş genç bir kızı, kumlara belenmiş durumda bulup sedyeye koydular, Görevliler, kayaların arasında sayfaları ıslanmış bir defter gördüler. Karakoldaki Yüzbaşı, Arap alfabesini bilen birini hemen buldurdu. Defterin sayfaları özenle kurutulunca düzgün bir yazı ve anlatımla yazılmış anı defterini tercüman, sayfa sayfa Türkçe'ye çevirdi.

Selva'nın umutları, sitemleri, beklentileri anı defteri sayfalarının arasındaydı. Yüzlerce sığınmacının, çok ağır bedeller ödeyerek yaşamlarını, “Umut Yolculuğu'nda” kaybettiklerini öğrenenlerin yürekleri acıyla kavruldu. Bu yolcuların ilki değildi Selva, sonuncusu da olmayacaktı! “Umut Yolcuları'nın” yüzlercesi, Akdeniz'in dibinde sessizce, kim olduğu bilinmeden yatıyordu. Yüzlerce yıl sürecek bu insanlık savaşında, kısa çöp uzun çöpten hakkını alabilecek miydi?  

Solan yaseminler artık kokmuyordu. Yukarı Mezopotamya'nın yaseminli bahçeleri, tarumar olmuştu. Yasemin devrimi boğulurken hırsın, doymazlığın, aç gözlülüğün sarmalında uygarlık, utançtan elleriyle yüzünü kapattı. Vatansızların feryatlarının yükseldiği bu topraklar; yazının bulunduğu, ilk kez Hamurabi kanunlarının yapıldığı kadim topraklardı. Yaşlı Tarih bilgesi, kederden ne yazacağını bilemiyordu. Kalemini kırdı.


  


Bu yazı 90 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans