ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

17.08.2021

TÜRKİYE’DE KAPİTALİZM VE GİRİŞİMCİLİK - I - 2

ÇİFTÇİLER VE TOPRAK MÜLKİYETİ

Osmanlı İmparatorluğunun doğuşundan XVII. yüzyıla kadar tarımsal toprağın mülkiyeti hükümdarda idi. Yasalara göre toprağı işleme hakkı, 60 ile 150 dönümlük çiftlik birimleri olarak toprağı işleyenlere kiralanırdı. Kiralayan bu hakkı kadastro kayıtlarına geçirebilirdi. Bu hakkın sahibi, Hıristiyan ya da Müslüman olmuş ayırd edilmezdi. Toprak işleme hakkının sahibi, haraç adı verilen sonraki yıllarda miktarı değişikliğe uğramış sabit bir vergi öderdi. XVI. yüzyıl sonlarında bu vergi hane vergisi haline dönüştü. Köylüler toprağı genellikle başkalarına devredemez, vakıf ya da özel mülkiyet haline getiremezdi. Eğer toprağı üç yıl işlemezse kullanma hakkına sahip sipahi bu kullanma hakkını başkasına satabilirdi.

XVI. yüzyıl sonlarına kadar tarım kesiminde işçi eksikliğinden dolayı bir takım teşvik tedbirleriyle tarım işçisi-köylü toprakları üzerinde kalmaya zorlandı. Hızlı nüfus artışı, sonradan tarım işçisi sayısındaki bu açığı kapattı. Daha sonraki yıllarda da bu türlü çiftlikler dışında asker ve diğer yöneticilere doğrudan toprak verilmeye başlandı. Bunlar bağımsız tapulanabilen araziler idi. Bu araziler köylü işçiler tarafından ücret karşılığı ekilebiliyordu. Giderek toprak mülkiyeti hükümdardan toprağı çalıştırana doğru yer değiştirmeye başladı. Ve 1858'de toprakta tam özel mülkiyet yasalaşabildi (Sayar; 2001, 147).

Osmanlılarda merkezî bir devlet yapısının oluşu ve toprakta son zamanlara kadar devlet mülkiyetinin bulunuşu, aristokratik bir hiyerarşi olmayışı ‘sipahi'nin “senyör'den çok memura, ‘reaya'nın ‘serf'den çok ‘hür köylü'ye benzemesi Osmanlı toplum düzeninin Batı feodalitesinden farklı bir yapıda olduğu kanısını yaratır. Oysa Behice Boran, Batı'daki feodalite ile Osmanlı İmparatorluğu, feodal toplumun iki değişik örneğidir. ‘Temelde fazla fark yoktur' (Avcıoğlu; 1974, 10) görüşündedir.

XVI. yüzyıl öncesi Türk köylerinin bir çoğunda içe kapalı bir üretim düzeni vardı. Fakat köyler ticarete bir hayli açıktı ve ticarî hayata az çok uymuşlardı. 1608-1619 yıllarında Anadolu'yu dolaşan Polonyalı Ermeni Simon'ın, bin haneyi aşan Sivas köylerinden söz ettiği belirtilmekte ve Prof. Haşan Reşit Tankut'un XVI. yüzyıl Türk köyünü şu sözlerle anlattığına işaret edilmektedir: ‘Köyler çok büyük ve birbirine yakındı. Suları zaptı rapta almışlar, küçük ve yoğun bir tarım yapıyorlardı. Evliya Çelebi, Anadolu'nun her tarafında beş yüz haneli, bağlı, bahçeli köylerden bahseder. Köyler camili, medreseli ve hamamlı idi. Hemen hepsi küçük ölçüde birer site idiler. Kendilerine lâzım olandan fazla üretimleri vardı (Avcıoğlu; 1974. 20). Bu büyüklükte ne kadar köy olduğu, onların üretim düzeyi ve ne kadar fazla üretim yapıldığı hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Simon'un gezi notlarında Sivas ve çevresinde Türk köylerinden çok Ermeni köylerinden söz ettiği düşünülebilir.

Avcıoğlu, Prof. Mustafa Akdağ'ın 1550'den sonra Marmara'nın bütün Anadolu ve Rumeli çevrelerinde kuvvetli bir çiftlik hayatının geliştiğini, buralarda pek çok ırgat ve çoban toplandığını ve ‘çift bozan reaya' nın artmasıyla “hararetli bir arazi alım satımı' nın doğduğunu, çoğu kadı, müderris , yeniçeri, sipahi, çavuş, nüfuzlu timar sahibi gibi resmî hüviyetli kişiler olan bu yeni tip köy zenginlerinin köylüyü angarya gibi kullandığına” dikkati çektiğini belirtiyor.

Ayrıca Prof. Ömer Lütfü Barkan'a dayanarak ‘Nüfuzlu kişilerin, köyler halkına gerek tarla ve gerekse mer'a olarak edinmek istedikleri köy arazilerini bu topraklara ihtiyacı olmadıklarını belirten belgeler imzalattırdıklarını, bu yolla ‘kitabına uydurarak' arazi sahibi olduklarını, ‘kitabına uydurmadan' da bir çok çiftliğin kurulduğuna işaret ediyor (Avcıoğlu; 1974,26-27).


Böylece bir toplumda yasalara rağmen eskiden beri süre gelen özel mülkiyete bir kayış vardır. Bu eğilim kapitalist öncesi düzenden kapitalist düzene geçişin ön koşullarından biri olan özel mülkiyetin oluşmasıdır.

Özel mülkiyete doğru kayış bir kısım reayanın zenginleşmesiyle, bir kısmının da fakirleşmesiyle ve çoluk çocuğu ile toprağını terk etmesiyle sonuçlandı. Fakir çiftçinin sermaye ihtiyacı nedeni ile ürününü erkenden kapatma yoluyla tefecilik ve faizcilik gelişti. Bu türlü işleri yapanlarda da servet birikimi oldu. İngiltere'de kapitalist öncesi devrede görülen nitelikte bir servet birikimi Osmanlı toplumunda da ortaya çıkmıştır. Belki bu birikimin boyutları İngiltere'den biraz farklı olmuştur.

Marx ve Engels, doğu toplumlarının bir Endüstri Devrimi gerçekleştirememelerinin nedenleri arasında özel toprak mülkiyetinin olmamasını gösterir (Avcıoğlu; 1974,11-12). Asya tipi üretim tarzını doğu toplumlarının genel özelliği olarak gösterir. Asya tipi üretim tarzı olan temelde kendi kendine yeten bağımsız, tarım ve el sanatlarının birliği ile sağlanan otarşik yapıda, toprağın mülkiyetinin bireylerde değil, köy topluluğunda olduğu bir yaşam şekli, Osmanlı toplumunun gerçekleriyle çelişkilidir. Osmanlı toplumunda özel toprak mülkiyetine yakın bir mülkiyet sistemi vardır. Bu nedenle Avcıoğlu'na göre Türkiye'nin endüstri devrimini geçirememesinin bir nedeni olarak Asya tipi üretim biçimini göstermek, hemen hemen olanaksızdır ya da yetersizdir.


Bu yazı 111 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans