ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

19.08.2021

TÜRKİYE’DE KAPİTALİZM VE GİRİŞİMCİLİK - I - 3

ZANAATKÂRLAR, İŞÇİLER VE TEKNİK BİLGİ

 

El işçiliğine dayalı üretim şekli lonca sisteminde çok dar ve katı kurallara bağlanmıştı. Zanaat erbabı sükûn ve huzuru ancak günün belirli saatlerinde çalışmakla bulabilir, bunun için, iş başına ne kadar geç gider ve oradan ne kadar erken dönerse o kadar hayırlı ve selâmetli bir yol tutulmuş olurdu (Ülgener; 1981, 81). Hem tarım,  hem el sanatlarında üretim günlük ihtiyaçlar içindi. Bir büyük pazar ekonomisi için üretim yoktu çünkü; uzun vadeli gelecek kaygısı yoktu. ‘Mal, ömrün huzur ve asayişi içindi. Ömür mal biriktirmek için değildi.'

Her hangi bir zanaatkar, zanaatını babasından ya da ustasından öğrenmiş ve onun dar çerçevesi içinde kalmıştı. Bulunduğu loncadan ayrılması ya da meslek değiştirmesi söz konusu olamazdı, yapılan işlerde gelişme, yenileşme yoktu, çünkü; ustanın öğrettiğine aykırı bir yöntem uygulanamazdı. İş değiştirmek sadakatsizlik ve güvensizlik işareti idi. Çırak, kalfa, usta hiyerarşisi, yeniliğe, değişime kapalı-yapı, kanaatkâr, gelenekçi düzen ve “iyi işin altı ayda” çıkacağı şeklinde kendini gösteren üretim ve verimlilik anlayışı, Osmanlı toplumunun kapitalist sistemle randevusunu hep geciktirmiştir. Bugünkü Türkiye'nin bazı bölgeleri ve bazı bölgelerin bazı kesimlerinde bu anlayış şekli halâ etkinliğini korumaktadır ve kapitalizmle sürekli çatışma içindedir.

Prof. Sabri Ülgener, (İstanbul Üniversiteisi Iktisat Fakültesinde İktisat Hocamızdı) günümüzde bile etkinliğini koruyan ‘ortaçağlaşma' anlayışının günlük dilimize yankılarını bazı deyimlere dikkati çekerek belirtmektedir;

‘Okumak yazmakla olmaz taa üstaddan görmeyince'

‘Hırs kapısını bağlayıp kanat ve rıza kapısın açmalı'

‘Kimseyi bir yerde aç ve muhtaç görürsen bil ki o kişi ustasından kaçmıştır' (Celâleddin Rumî)

‘Tanrı kendi miktarını bilene ve tavrını tecavüz etmeyene rahmet etsin'

‘Bilir misin nedir beyler ağalar Süreler daima zevk ü safalar' (Fakirî)

‘Mülk durmaz eğer olmazsa rical,

Lâzım amma ki ricale emvâl! ' (Bakî)

‘Tacir; ‘husûmete kâdir, hesap ve kitapda mahir olmak gerekir'

‘Bezirgânlık ulular sanatıdır, dünyanın şenliği bunlardadır.'

‘Haris budalalıktan sanır ki: fakir kendi tembelliği yüzünden fakir olmuş zengin de çok çalışmasından dolayı nimete ermiştir' (Fuzulî)

‘Haydan gelen huya gider'

‘Her varlığın peşinden bir yoksulluk gelir'

Loncalar sistemiyle her esnaf kesimi birbirinden ayrılmış, kendi gurubunda loncanın çıkarını korumak, lonca aracılığıyla işleri düzenlemek, din öğretilerine ek olarak ahlâk ilkelerini öğretip geliştirmek loncaların görevleri arasında girmiştir. Ayrıca her zanaatın kendine öz standartlarının konması, fiyat ve kârı saptaması, üyelerine ölüm, hastalık ve ihtiyarlıkta yardımda bulunması, lonca gelirlerinden üyelere düşük faizle borç verilmesi de bu görevler arasına girmiştir (Shaw; 1982, 221). Loncalar yönetici sınıfla kendi üyeleri arasında bir aracı idi. Loncada ustalığa yükselenler dükkân açma hakkına sahip olurdu ve dükkân sayısı rekâbeti önlemek için çok sınırlı tutulurdu. Ürünün kalitesine, ağırlıklar ile ilgili standartlara uyulmasına ve böylece kalitenin korunmasına çok önem verilirdi.

Sonraki yüzyıllarda loncalar bir zanaat ocağı olmanın yanısıra tasavvuf etkisiyle dinsel tarikatların ocağı niteliğini de kazandı. Dinsel tarikatlar, Osmanlı döneminde Anadolu toplumuna iyice nüfuz etti; bireyin korunmasını, sığınacak yerini ve dinsel doyumunu sağlamasının yanısıra onun, daha çok yönetici sınıf üyelerinin yararına kurulmuş olan bir toplumda, düşünce ve görüşlerini belirtmesine çok yardımcı oldu (Shaw; 1982, 218-223)

Görüldüğü gibi Ortaçağda Batı Avrupa şehirlerinde görülen iktisadî düşünce ve örgütlenme, Bizans'ta ve diğer Türk - İslâm devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğunda da vardı. Buradaki sanayi ve ticaret hayatı ile bu hayatın kadrolarını sağlayan esnaf dernekleri serbest rekâbet ilkesi yerine, karşılıklı kontrol ve yardım temeline, ayrıcalık ve tekel yöntemlerine dayanmaktaydı. Bu koşullar altında, liberal ve ferdiyetçi bir düzende olduğu gibi herkesin istediği mesleği, istediği yerde ve istediği bir şekilde yapmasına, fiyatların serbest pazar koşullarına uygun arz ve talebe göre oluşmasına izin verilmesi olanaksızdı (Barkan; 1985). ( Ordinaryus Profesör  Ömer Lütfi Barkan Istanbul Üniversitesi Iktisat fakültesinde İktisat Tarihi hocamızdı ).Osmanlı toplumundaki loncalar aşağı yukarı Batı'dakinin aynıdır. İngiltere'de de kapitalizm öncesi ‘guild'ler aynı özellikleri taşımakta idi.

Barkan, ‘Enflasyon devirlerinin vurgunları faizcilik, ya da mültezim kâr ve soygunculuğu ile kazanılan servetlerin emin ve verimli bir yatırım alanı olan tarıma yönelmesi ve ağır vergiler altında ezilerek ekonomik varlığı çok zayıflamış olan ve ucuz kredi kaynaklarından da mahrum bulunan fakir köylü halkın elinden tarlalarını alarak büyük çiftlikler kurulması, Türkiye'nin o güne kadar gelen geleneksel tarım düzeninin bozulmasına ve bu yüzden topraklarını kaybeden, tasfiye edilmeye başlayan bağımsız çiftçiler düzeninin yerine, zengin çiftlik sahibi mütegallibe bir bey ve ağa sınıfı ile bu sınıfın emrinde ırgatlaşan topraksız köylülerle ikâme olmaya başladı'ğını yazıyor. (Barkan; 1963,27-29).Bir yanda zengin çiftlik sahipleri bir anlamda burjuvazi oluşturmakta diğer yanda da çiftliklerde orakçı, bekçi, sığırcı gibi çeşitli isimler altında çalışan ücretli işçiler sınıfı, emekçi-köylüler kapitalizmin diğer ön şartlarından biri olan işçi sınıfını doğurmakta idi.

İngiltere'de de aynı yıllarda ‘Borders Act' sınır yasaları sonucu çiftçiliğin teknikte ufak düzeltme ve değişikliklerle daha verimli halâ getirilmesi nedeniyle ortaya çıkan fazla köylü-işçi şehirlere göçüyordu. Fakat bu güç şehirlerde yavaş yavaş harekete geçmekte olan endüstrileşme öncesi yarı-sanayi sonra da sanayi işçisi talebini karşılıyordu. Osmanlı toplumunda da büyük şehirlere bir köylü akımı olmuştu. Shaw'a göre bu akım şehirlerde giderek fuhuş, sarhoşluk ve hırsızlık sorunu yaratmıştır. Şehirlerin huzurunu bozan bu köyden akın, şehirlerde onlara iş sağlayacak bir sanayi düzeninin henüz kurulamamış olması nedeniyle gelenlerin geriye gönderilmesi, şehirlere sokulmaması ya da şehirlere yerleşmelerinin önlenmesi şeklinde çözülmeye çalışılmıştır. 

Mimar Sinan'ın yaptıklarında görüldüğü gibi ülkede üstün nitelikte köprü, yol, cami yapacak bir teknik bilgi birikimi vardı. Osmanlı yöneticileri ayrıca karadan denizlere kaymakta olan ticaretin farkında idi ve buna karşı önlem almaya çalışmakta, fakat sonuç alamamakta idi. Kanunî Sultan Süleyman'ın (1495-1566) ölümünden sonra Sultan Selim (1524-1574) tahta çıkar çıkmaz, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Astrahan'i almak için 1569'da büyük bir girişimde bulunmuştu. Amacı burayı bir savunma merkezi haline getirmek ve Volga ile Don nehirleri arasında bir kanal açarak Karadeniz'le Hazar Denizi'ni birleştirmekti (Shaw; 1982, 245). Böylece Doğu ve Batı arasındaki kervan yolları tekrar açılabilecekti. Pirî Reis (1465-1554) komutasındaki Osmanlı Kızıldeniz donanması da büyük bir güç idi. Pirî Reis ve kendisinden sonra gelen Ali Reis ise Osmanlı egemenliğini Portekizlilere karşı Kızıldeniz'de ve Hint Okyanusunda da etkin kılmak için çok gayret gösterdi, fakat 25 Ağustos 1554'de Ali Reis'in Portekizlilere yenilmesiyle Basra körfezi Osmanlı gemiciliğine hemen hemen kapandı (Shaw; 1982,159).

Osmanlı Devleti ayrıca 1492 yılında İspanya ve Portekiz'den sonra da Orta ve Doğu Avrupa'dan sınır dışı edilen Yahudileri ülkesine davet etmiş, hatta İspanya'dan geleceklere özel gemiler göndermişti. Onlarla beraber gelen bilgi ve tekniğin ve sermayenin özgürce kullanılmasına da olanak verilmişti. Bu davranış ülkenin teknik bilgi düzeyinin artmasına yardımcı olmuştu.


Bu yazı 101 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans