ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

20.08.2021

TÜRKİYE’DE KAPİTALİZM VE GİRİŞİMCİLİK - I - 4

TÜCCARLAR, SERMAYE BİRİKİMİ VE ŞEHİRLEŞME

 

Toprağı işleyenler ve zanaatkarlar çok sıkı bir şekilde vergilendirilmişler, tüccarlar ise bu kısıtlamalardan uzak tutulmuşlar ve onların sermaye biriktirmelerine olanak sağlanmıştı. İslâm yasaları sermaye ve girişimciliği destekliyor, kâr amacıyla ortaklık kurulmasına olanak sağlıyordu. Faizle para vermeye göz yumuyordu. Yüksek faizle para verme olan tefecilik; günah ve yasak olmasına karşın köyde olduğu kadar şehirde de geçerli idi. Kabul edilebilir faiz yüzde 10-15 arasında iken tefeci faizi yüzde 30 ile 50 arasında değişebiliyordu. Prof. Mustafa Akdağ'a göre ‘büyük faizciler, reaya içinden türeyen bir takım kişilerdir Çavuş, zaim, tımar erbabı tarzında resmî kimlikli kişiler ise ‘küçük faizcilerdi.

Ayrıca İstanbul'da Yusuf Nasi gibi devlete borç verenler bile vardır (Akdağ; 1963). Bu söylemlerde faiz rakamları değiştirilirse sanki günümüz Türkiye'sinden söz ediliyor gibidir.

Prof. Sabri Ülgener'e göre de XVI.ve XVII. yüzyılda sermayeci gruplar vardı. Yerli esnafa iş ve gerektiğinde para dağıtıp üretim yaptırarak ucuza elde ettiği malı yüksek fiyatla piyasaya süren yan girişimci, yan ‘muhtekir' bir zümre oluşmakta idi. Sermaye birikiminin bizdeki belirtileri de Batı Avrupa'nınkiyle aynı yüzyıla rastlamaktadır. Büyük işyeri sayısı çok az olmakla beraber küçük ve orta büyüklükte birçok iş yeri vardı ve bunlar lonca sistemini zorlamakta idi. Hammadde pazarına sahip olmak ve hammadde satış fiyatlarını saptamak gibi tüccarların sermaye sahibi olmalarını ve kâr etmelerini sağlayan yöntemler, lonca düzeninde sıkı kurallara bağlı idi. Bu durum, lonca üyelerini gerçekten çok zorluyordu. Kendilerine yüzde 10-15 kâr payı tanınan loncadakiler, tüccarları rakip görmeye başlamışlardı (Shaw; 1982, 223). Diğer yandan tüccarlar, on beş ve altıncı yüzyılda uluslararası ticarette etkinleşmişti. Büyük ticaret merkezleri arasında Bursa, Selânik, Dubrovnik, Edime ve İstanbul vardı. Bu şehirlerin yanısıra Kahire'de ve Kuzey İtalya'nın önemli ticaret merkezlerinde Osmanlı tüccarlarının ticaret örgütleri kurdukları bilinmektedir.

1478 sayımında 97.956 kişi olan İstanbul 1520'lerde 400.000, XVI. yüzyılın ikinci yarısında 800.000 kişilik bir nüfusa ulaşmıştı. Polonyalı Simon 1610'larda İstanbul nüfusunu bir milyon olarak tahmin eder. Bir başka deyişle XVII. yüzyıl İstanbul'u dünyanın en büyük şehridir. Londra ve Paris nüfusları ancak İstanbul'un yansı kadardır. Edirne 200.000, Sivas 150.000, Kayseri 95.000 nüfusa sahiptir. Geleceğin büyük sanayi merkezi Manchester'in nüfusu ise o yıllarda yalnız 20.000'dir (Avcıoğlu; 1974, 21-22).

Eğer büyük şehir gelişmesi kapitalist gelişmenin bir özelliği sayılırsa, Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük nüfuslu şehirlerin varlığı ve büyük bir pazar yaratmaları bu koşulun da kapitalist öncesi Osmanlı toplumunda oluştuğunu gösterir.

Böylesine büyük nüfuslu şehirlerin bugünün kapitalist dünyasında bile talebi arttırıcı fonksiyonu varken endüstrileşme devriminin bütün öğelerinin aynı batıdaki gibi varolduğu bir toplumda üretimi ateşleyici bir rol oynayamaması çok dikkat çekicidir.

Sermaye birikiminin Batı'da özellikle İngiltere'de coğrafi keşiflerden, ondan kaynaklanan talandan da doğduğu bilinmektedir. Ayrıca İngiltere'de öteden beri toprağa bağlı olarak bir servet birikimi de vardı. Bu durum Osmanlı toplumu için de geçerlidir. Diğer yandan yine İngiltere örneğinde görüldüğü gibi Endüstri Devriminin başlaması için çok büyük sermayeye ve ileri teknolojiye gereksinim yoktu. Osmanlı İmparatorluğu'nun endüstrileşmesindeki başarısızlığına karşı, Japonya'nın başarılı olmasında sermaye birikiminin rolünü ABD'li tarihçi Quartaert şöyle açıklıyor:

‘Japonya'da, kırsal girişimcilerden oluşan homojen bir tüccar gono sınıfı, piyasayı hem dikey, hem de yatay olacak şekilde kontrol altında tutuyordu. Bunlar Japon şehirlerinin yiyecek ihtiyacını karşılayarak sermayelerini oluşturmuşlardı. Kârlarını büyük ölçekli sanayi üretimini finanse etmekte kullandılar. Ama Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Hindistan'da, yabancı ve yerli tüccarlar, piyasayı hem dikey hem de yatay olarak parçalamışlardı. Ekonomi merkezî ve bütünleşmiş değildi. Ekonominin bu niteliği her hangi bir tüccar gurubunun, daha çok sanayileşmeyi sağlayabilecek sermaye birikimi yapmasını engelliyordu (Quatdert; 1999). En azından Osmanlı'da Türk, Rum ve Ermeniler arasındaki etnik bölünme, muhtemelen piyasayı daha fazla parçalıyordu. Tüccarların parçalanmış piyasayı paylaşması ve küçük tarımsal üreticilik, Osmanlı sanayiine yatırım için çok yetersiz sermaye kalması anlamına geliyordu. 


Bu yazı 32 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans