ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

13.09.2021

UMUTLARA TUTUNDUK

12 Eylül 1980 yurdumuzda derin izler bırakarak geçti. Pek çok acılar çekildi. Gerçek yaşanmış bir anıdan öykü yarattım.


                             UMUTLARA TUTUNDUK

 

Pencereden dışarıya baktı. Yüzü hüzünlüydü. Tülün arkasından görünen yol, çatılar, merdivenler sonbahar yapraklarıyla dolmuştu. Akşam kopan fırtına uzaktaki kavak yapraklarını sürükleyip kuytulara saklamıştı.

“Bizim gibi… Savruluyoruz biz de… Yapraklara benziyoruz…” diye geçirdi içinden. “Kuytudaki bu evi de çok zor bulduk!” Gözlerindeki yaşı sildi. Başını çevirip divanda, yatan kocasına baktı. “Yorgunluktan uykuya teslim oldu. Bu zorluklara bizim için dayanıyor,” diye düşündü.

Yerdeki minderin üzerine dizlerini dayadı. Sobaya attığı meşe odunu son parçaydı. Başını umutsuzca salladı. Satılacak bibloları kâğıtlara özenle sarıp karton kutuya yerleştirdi. Küçük bibloları kırmaktan korkarak eline aldı. “Şimdi yeni umutlarımız bunlar.”

Radyonun sesini biraz yükseltti. Odanın içinde hüzünlü nağmeler dolaştı. Sonra haberleri dinledi. Polis birkaç evi basmıştı. Arananların isimleri okundu. Her zamanki gibi… “Bizi de bir gün bulurlar mı? Bulmasınlar diye değiştirdiğimiz evlerden hep gece taşındık. Komşularla selamlaşırdık ama gidip gelemezdik! Bizi tanımasınlar… Çocukları uzaktaki ilkokula verdik. Soyadımızı değiştirdiğimizi anlamasınlar… Küçücük çocuklar her gün Kartal'dan Kızıltoprak'taki okula trenle gidip geliyorlar. Onlara yol parası gerek, sobaya odun kömür, hepimize yiyecek gerek… Ev sahibi de kira ister.”

Sevil divanda kıpırtısız yatan kocasına üzülerek baktı. İstanbul'a ne umutlarla geldiklerini, fabrikada çalışmaya başladıklarını, üç çocuğun doğumunu içi titreyerek anımsadı. “O günler ne güzeldi. Umut doluydu.” İçini çekti.

Karton kutu dolmuştu. Üstünü gazetelerle örttü. Kalın iplerle çevresini bağladı. Kalan bibloları çantalara yerleştirdi. 

Askeri darbeden önce sendika çalışmaları için kocası gece gündüz koşarken büyük oğlu babasına sarılır, şöyle derdi:

“Baba gitme! Canımız sıkılıyor. Elektrik kesilince korkuyoruz. Sen yanımızda olunca zaman eğlenceli geçiyor.”

Bilgin hepsine sarılıp öperdi:

“Oğlum, şimdi gidiyorum, derdi. Gelecekte tüm çocuklar umutlu olsun diye. Bolluk içinde daha huzurlu yaşamınız olsun, daha insanca yaşayın istiyorum.”

Televizyonda işçilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin, aydınların yaralanışını, öldürülüşünü görmek çocukları derinden etkiliyordu. Sevil'in sardunya, gül kokan küçük bahçeli evini kaygılar sarsıyordu. Bilgin'in sendika yönetim kurulundaki arkadaşları sık sık evlerine gelirdi. Söyleşmeler yurdun aydınlık geleceği içindi. Aydınlığa karanlıklardan geçilmeden varılmazdı! Ne yazık ki içlerindeki en iyiler bu uğurda birer birer yok ediliyordu.

“Halkı sevmek; barışı istemek suç mu? Ekmeğin eşit paylaşılmasını istediğimiz için bu kadar ağır bedel ödemek mi gerekiyor?”

Bilgin hep bu soruların cevabını arardı. Öldürülen arkadaşlarının evlerine giderlerdi. Ellerinde ne varsa paylaşmak en kutsal görevdi. Acı dolu evlerde eksilen umutlar, aydınlık günlerin hiç de yakın olmadığını gösteriyordu. Bu güzel topraklar, en güzel evlatlarını alıyor, onların sevdiklerini acılara boğuyordu.

Bilgin başını ellerinin arasına alır, şöyle derdi:

“Kaybettiklerimizin yerini dolduramıyoruz. Aylarca süren grevlerde böyle zorluk çekmemiştik! Sendikanın maddi gücü azalıyor! İş barışı bozuldu! Dört yandan sarıldık! Aramızda düşünce ayrılıkları çoğalıyor! Bozguncular zafer kazanıyor.” 

Sevil kömür kovasının dibinde kalan tozları sobaya boşalttı. Kocasının üstüne bir battaniye daha örttü. Saate baktı. “Çocuklar okuldan çıkmıştır, şimdi trene binerler,” diye geçirdi içinden.

O yıllarda sıkıyönetim vardı ama her gün büyük kentlerde ölenlerin sayısı çok fazlaydı. Kapalı iş yerleri, açılamayan fakülteler, girilemeyen öğrenci yurtları, girilemeyen mahalleler, sokaklar… Otobüs durakları silahlı faşistlerin atış sahasına dönmüştü. Hastane önlerinde cenaze almaya gelenlerle karşı gruplar vuruşurken yeni yaralılar, ölenler oluyordu. Candan koparılan canlar, gençliğin umutlarını solduruyordu.

Gençlik üniversitelerde öğrenme, araştırma, derinleşme peşinde değil can pazarındaydı. Aynı toprak ananın evlatları birbirine silah çeker olmuştu. Aydınlık yarınlara omuz omuza gitmek varken gök ekini biçerek yok oluyorlardı. Gonca gülün tazeleri daha yıllarca vatana verecekleri hizmetleri umut ederek halay çekemiyordu! Bıyık biçimi, giyilen gocuk, okunan dergi, gazete kimlik belgeleri olmuştu! Mahalleler, dernekler, otogarlar, istasyonlar, kahveler birbirine karşı gruplarca paylaşılmıştı. Parklar gönül açan, nefes alınan yerler olmaktan çıkmıştı. Barış insanlara küsmüştü sanki…

Ülkeyi yönetenler halkın acılarını, yokluğu, işsizliği, huzursuzluğu giderebilecek yetenek ve yapıda değildi. Yöneticiler, çekilen acılara, ekonomik sıkıntılara yasaklar, baskılar, cezalarla çözüm bulabileceklerini sanıyordu. Ya da kendilerini de halkı da aldatıyorlardı! Kısaca halktan, onun istemlerinden, beklentilerinden, duyarlılığından çok uzaklardaydılar…

Sevil düşüncelerinden sıyrıldı. Bibloları yerleştirdiği çantaları odadan çıkardı. Karton kuytuyu da sokak kapısının yanına yerleştirdi. “Satmaya götürmek kolay olsun,” diye düşündü.

Küçük oğlu uyanmıştı. Çocuğun kazağını, çorabını giydirirken kırmızı yanaklarından öptü. “Çocuklarım çok sağlıklı tanrım! Bu sıkıntılar arasında bizi doktora muhtaç etmediler. Bakalım benim küçük Ozanım hangi evde, hangi okula gidecek? Biz nerelerde olacağız? Böyle savrula, kavrula ne kadar dayanacağız?”

Kocası gözlerini açtı. İkisine de gülerek baktı. Saate gözü takılınca hemen doğruldu:

“Sevil, çocuklar okuldan gelmiş olmalıydı. Nerede kaldılar acaba? Aramaya gidelim mi hemen.”

Sevil düşüncelere dalmış saati gözden kaçırmıştı. Birden telaşa kapıldı:

“Ah, bu çocuklar okula hep böyle trenle mi gidip gelecek? Bilgin biz de taşınalım Kartal'dan Kızıltoprak'a.”

Balkonda beklemekten usanınca istasyona koştular. Çocuklar sonunda iki saatlik gecikmeyle geldi. Tren bozulmuş, onlar da minibüse binmek istemiş, kuyrukta beklerken çok üşümüşler, sıra onlara geç gelmişti. Minibüsten yarı uykulu indiler. Yemeklerini yemeden uyuyakaldılar.


                                            *       *       *


Gece fırtına arttı. İlk kar sokaklarda savruldukça göz gözü görmez oldu. Bilgin saatlerce sokaklarda dolaştı. Fırtınanın kopardığı dal parçalarını sürükleyerek eve getirdi. Elleri mosmor olmuştu. Donmuş elleriyle dalları parçaladı. Kibriti güçlükle tuttu. İlk cılız alev çıraları tutuşturdu. Duvarda gölgeler oluştu. Elektrik kesik olduğu için sobada oynayan alevler Sevil'le ikisinin gözlerinde ışıklar yaktı. 

Sessiz sokağa siren sesleri, motor gürültüleri, polis bağırışları doldu. Sokak gündüz gibi aydınlandı. Bilginle Sevil pencereye yaklaşamadı. Çocuklarına doğru koştular. Her şeyden habersiz uyuyan üç masum çocuk, gürültüyle gözlerini açmıştı. Sokaktan yükselen meraklı, telaşlı insan sesleri çoğaldı. Birden bire muhtarın gür sesi duyuldu:

“Bizim sokağımızda öyle bir çift oturmuyor!”

Polis koşuşturmaları bitti. Açılan kapanan kapı sesleri sustu. Sokak sessizliğine büründü. Şimdi savrulan kar ve uğuldayan fırtınanın sesi kalmıştı. Sevil çocukları yatırıp üzerlerini örttü. Sonra sobanın yanında alevlere dalmış Bilgin'in yanına oturdu. Başını başına dayadı:

“Bunu ısıtamıyoruz. Yarın başka ev arayalım! Belki daha korunaklı ev buluruz. Bu sefer de polisi atlattık.”

Bilgin karısının gösterdiği dayanıklılığa hayrandı. Saçlarını okşadı:

“Ah! Yine bu gece kimlerin başını yakıyorlar? Bu nasıl aramak? İnsan düşmanını böyle uykuda pusuya düşürmez! Bunun adı insan avı! Dün bize gelen Mustafa'yı tutuklamışlar! Bir gün bizi de böyle gece yarısı polis kordonuyla saracaklar! Çember daralıyor çevremizde! Geçim sıkıntısı yüzünden çocukları beslemek zorlaşıyor. Yaptığımız bibloları kardeşimle yarın Tahtakale'ye satmaya götürün. Ben de veresiye kömür, odun verecek bir yer bulmalıyım.”


                                            *       *       *


Sevil'le kayınbiraderi Tahtakale'de dükkânları dolaştılar. Esnafın suskunluğu, durgunluğu onları bunalttı. Bıkkın yüzler, kuşkucu gözler canlarından bezdirdi. Yeni olana güven duyulmuyordu. Her akşam televizyondan duyurulan askeri komitenin bildirileri, halkın huzurunu kaçırmıştı. Herkesten kuşkulanılıyor, suçlularla karşılaşmaktan korkuluyordu. İnsanın insana yabancılaştığı, yaman günlerden geçiyordu ülke. Asıl tehlikeli olanı, göremeyip kardeşin kardeşten kuşkulandığı, zaman yaratılmıştı. Yönetenlerin de istediği buydu.

Kitap, silah, aydınlar her akşam yan yana getirilip televizyondan “Devlet yıkıcı, suçlu” diye duyuruluyordu. Bu görüntüleri izleyen halk üzüntüden, korkudan gittikçe içe kapanıyordu. Bu kapanışın uzun yıllar çekilecek yabancılaşma, yozlaşmanın başlangıcı olduğunu insanlar nereden bilsin? Can güvenliğini burada göremeyen, yurt dışına çıkan aydınların, vatandaşlıktan çıkarıldığı, haber saatlerinde duyuruluyordu.     

Sevil yüreğinde bin bir acı, kuşku, korkuyla dolaştı. Taşıdıkları biblo dolu çantalar kayınbiraderinin de kendisinin de ellerini dondurmuştu. Ayakları yürümekten yorulunca küçük bir çay ocağına sığındılar. İçtikleri çay içlerini ısıtırken bedenlerine yeniden can geldi. Açlıklarını unuttular. Eve para götürmek kaygısı her şeyi unutturdu.

Çantaları yüklenip sokaklarda dolaşırken bir şekerci dükkânına umutsuzca girdiler. Dükkân sahibi dikkatle ürünleri inceledi. Almaya karar verdi. Alıcı, önce bir düğün için hazırlık yapacaktı. Sonra yeni yıl kutlamaları yapan kurumlar için küçük biblolarla süslü armağan şekerler hazırlamak istiyordu. Böylece ellerindeki biblolar satıldı. Aldıkları siparişler de yüreklerindeki kaygıları yok etti.

Şekerci parayı sayarken ikisi de gözlerine inanamadı. Para ellerini ateş gibi ısıtmıştı. Eve dönerken en çok çocukların sevdiği yiyecekleri aldılar.

Bilgin, ellerindeki boş çantalarla eve dönüşlerini görünce sırtındaki odun çuvalını merdivene bırakıverdi. Üçü birden,

- Kömür de alırız, dediler. Gözleri ışıldıyordu.


                                            *        *       *


Günlerce ev aradılar. Kartal'dan Kızıltoprak'a yakın bir yere taşınmak için her gün sokakları dolaştılar. Küçük Ozan'ı yanlarında götürdüler gittikleri her yere. Amaçları ev ararken çevreye güven vermekti. Yoksa çocukların bu soğukta sokaklara çıkabileceği günler değildi. Her mahallenin bakkalına girip boş ev sordular. Ozan'a şeker, çikolata, bisküvi aldılar. Bakkalın güvenini kazanmak onlar için önemliydi. Ozan bu oyuna alıştı. Her gördüğü bakkala koşup “Boş ev var mı amca” demeye başladı.  Bol şekerli oyun Ozan'ın hoşuna gitmişti.

Biblo ürettikleri atölyeye yakın bir daire buldular. Önünde küçük bir bahçesi olan giriş katıydı buldukları. Bilgin evde odun bitince atölyeden sırtında odun taşır; atölyede odun bitince yine çuvalı sırtlardı. Bu yakın oluş Ozan'ın yanlarında kalmasına yaradı. Hava çok soğuktu. Belki de en dondurucu kışı yaşıyordu İstanbul. Ozan'ı babaannesine ya da komşulara bırakmak istemediler. Atölyede canı sıkılmasın diye ona da iş yaratıldı. Akranları anaokullarına giderken o, atölyede kalıptan çıkan bibloları zımparalıyor, boyanmaları için hazırlıyordu. Beş yaşında gündelikçi işçi olmuştu. Her akşam kumbarasına gündeliği atılıyordu.

Sevil küçük oğlunun canla başla çalıştığına bakıp hüzünleniyordu. Yüreği daralıyor, bunalıyor, kaygı içini karartıyordu. “Çocuklarım söküp ördüklerimi, diktiklerimi giyip okula gidiyor. Kocam odunumuzu, kömürümüzü sırtında taşıyor. Aylardır sokak çeşmesinden su taşıyarak çamaşır yıkıyorum. Kayınbiraderim bibloları satabilmek için, yeni alıcılar bulmak uğruna, soğukta saatlerce çarşıları dolaşıyor. Kocamı tutuklamasınlar diye sık sık ev değiştiriyoruz. Hiçbir suç işlemedi! Daha insanca yaşama uğrunda, sendika çalışmalarında yıllarını harcadı. Doğruluktan, insanlıktan, yasalardan hiç ayrılmadı. Ülkemizin aydınlık günlerine çıkabilmek için dişlerimizi sıkıyoruz. Zor yıllar geçince umutlarımız gerçek olsun diye karanlığa dayanıyoruz.”

Sevil düşüncelerinden sıyrıldı. İçi sıkılıyordu. Gözü saate gitti. Sobanın önündeki odunları içine attı. Kaynayan çaydanlıktan demliğe suyu boşalttı. Çayı demledi. 

Bilgin kaygıdan erimiş bir yüzle kapıdan girdi. Ayaklarını sürüklüyordu. Sevil onu böyle görmeye dayanamazdı. Acı düşünceler beynini delercesine şimşek gibi içinden geçiverdi. Ne olmuştu? Dışarıda daralan çemberin içine; dişlilerin arasına kimler düşmüştü? Yönetenler, bir avuç paralının soygun, vurgun saltanatı sürsün diye acımasız balyozlarını halkın başına nasıl indiriyorlardı?

Bilgin sobanın yanındaki masaya yakın sandalyeye yığılır gibi oturdu. Bir yudum su içti. Konuşmakta zorluk çekiyordu:

“Mustafa'yı görmek istedim. Günlerdir sorgulanıyordu. Gelen haberler iç karartıcıydı. Önce arkadaşlarıma sordum. “Gidemezsin! Mustafa işkencede öldü! Hiç konuşmadı! Verdikleri ihbar yazılarını imzalamadı! Kaybettik arkadaşımızı,” dediler. Çok temizdi. İnsan sevgisiyle yoğrulmuş, özverili biriydi. Sevil içim nasıl yanıyor, anlatamam.”

Bilgin başını ellerinin arasına aldı. İki büklüm oldu. Midesine ince bir ağrı girmişti.

“Bilgin, Mustafa'yı bana hep sen anlatmıştın. Nasıl çalıştığınızı, toplum için coşkusunu, insanlara güven veren dürüstlüğünü hep senden dinlemiştim. Yazık oldu. Daha ne kadar kaybedeceğiz iyi insanları? Ne zaman doyacak zalimler?”

Bilgin ağır ağır başını kaldırdı:

“Sevil ben kararımı verdim. Çocukları alıp Balıkesir'deki küçük kasabaya gidelim. İnadına yaşayalım! Aydınlık günler için çocuklarımızı yetiştirelim. Umutlarımıza tutunalım. Hep zorbalar kazanmasın! Yaşam kazansın! Aydınlık kazansın! Mustafa gibi ölenler için inadına yaşayalım! Hiçbiri boşuna ölmüş olmasın! Mustafa yaşasaydı zeytinlik yaratacaktı. Onun dileğini biz yapalım.”


Bu yazı 40 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans