ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

10.02.2020

ANNEANNEM EVDEN NASIL KAÇTI

Anneannem ufacık, beyaz yüzlü, kıvırcık kirpikli bir kadındı. Gözlerini her yumuşunda, yanaklarına düşen kıvır kıvır kirpiklerine içimden dokunmak geçerdi. Ya
bir şeyler anlatırdı ya da bir şeyler yerdi.
Pembe rengi çok severdi. Ne zaman İstanbul’daki teyzeme gitse torunlarına pembeli giysiler getirirdi. Bayramlarda pembe mendiller armağan ederdi. Ben bu
nedenle büyüyünce pembeli her şeyden hoşlanmaz oldum.
Anneannem evinin her yerine pembeli havlular koyardı. Musluktaki sabunlarda tahmin ettiğiniz gibi acık pembe, koyu tonlarındaydı. Giysilerinde mutlaka pembe bir
çiçek, bir çizgi, bir kare olmalıydı. Yorganlar pembe satenden, yastık başları pembe saten, battaniyeler pembe-gri kareli olurdu.
Sobanın pembesini bulsa onu da alırdı. Salonun köşesinde kapkara bir maşınga yaz kış mutlaka dururdu. Sonbaharda gri yaldızla boyar, ilk soğuklarda
yakardı. Çünkü çok üşürdü.
Biz torunlar, anneanneme kestane yemeye giderdik. Suda bekletip üzerini bıçakla çizdiği Bursa kestanelerini maşınganın üzerine dizerdi. Közlenen kestanelerin
kabuklarını soyar, yine pembe çiçekli porselen tabaklarla bize verirdi.
Bu pembe renk merakı yüzünden bahar gelince pazarda gül bırakmaz, eve taşırdı. Evinin bahçesi yoktu. Buna çok üzülürdü. Gençken bahçesi gül ağacı dolu
evlerde oturmuştu. Bize durmadan onları anlatırdı.
Pazardan aldığı demet demet İsparta güllerinden reçeller yapardı. Kahvaltıda bize yedirmek için ısrar ederdi. Biz de yemek istemezdik. Her zaman, gül reçeli
yemek hoşumuza gitmezdi.
Havluların arasına, dolaplardaki giysilerine, pembe gül yaprakları ve lavanta keseleri koyardı. Kapıdan girince anneannemin evi gül ve lavanta kokardı.
Anneannem her şeyi saklardı. Naylon torbaları, naylon yoğurt kaplarını, ilaç kutularını, yılları bitmiş takvimleri, ipliği bitmiş makaraları, gazeteleri, paket iplerini,
lastiklerini biriktirirdi.

 

Hastalandığı zaman, bu biriktirdiklerini çöpe taşımaktan yorulduk. Günlerce evin her tarafından torbalar dolusu biriktirilmiş gereksiz eşyalar çıktı. Divanların
altından, dolapların içinden, kapıların arkasından, tavan arasından çuvallarla biriktirilmiş kâğıt, naylon, ip, makara, kutu gibi nesneleri çöp bidonlarına taşıdık. Bu
taşıma işini hep gece yaptık. Taşıdıklarımızı komşularımız görürse diye çok utanıyorduk…
Anneannemin evini boşaltırken bir de albüm elimize geçti. Dedemle evlilik fotoğraflarını görünce gülmeye başladık. Dedem takım elbiseli gencecik bir
delikanlıydı. Anneannem onun kolunda, başında duvağı, üzerinde beyaz gelinliği ve elinde bir demet pembe gülüyle genç bir gelindi. Kim bilir ne mutlu olmuşlardır. Başka fotoğraflarda kara kıvırcık kirpikli, gül yanaklı anneannem, çok şık tayyörlerle dedemin yanındaydı. Elindeki çocuk arabasında çocuk, yanında küçüklü büyüklü
çocuklarıyla hep gülüyordu.
Bu albümde bir fotoğraf var ki en çok o hoşumuza giderdi. Dedem öğretmendi.
Birçok kentte okul müdürlüğü yapmıştı. Anneannem hep anlatırdı, gençken gittiği Cumhuriyet Bayramı balolarını. O zamanki elbiselerini sandıktan çıkarır bize
gösterirdi. İpekli, kadife, saten, taftadan yapılmış tuvaletlerdi bunlar… Yakasında, kollarında tülden ya da dantelden boncuklarla işlenmiş süsleri olan tuvaletler…
Bunlar en iyi terzilerin elinden çıkmış tuvaletlerdi. Bu giysilerin renklerine uygun çanta ve ayakkabıları vardı. Anneannem, sandıkta bunları da senelerce
saklamıştı.
Fotoğrafta dedem tüm yakışıklılığı ile dans ediyordu. Anneannem koyu yeşil ipekli elbisesinin içinde filiz gibi bir genç kız görünümündeydi. Simsiyah saçları
maşalarla lüleler halinde kıvrılmış ve omuzlarına dağılmıştı. Dedemin kolunda tango yapan anneannemin kolları kısa, etekleri kısa, yakası oldukça açıktı…
Anneannem dansların hepsini bilirdi. Bize de öğretirdi, sağlıklı olduğu yıllarda.
Gençken gittiği baloları, arkadaşlarının giyimlerini, moda dergilerini ballandırarak anlatırdı…
Anneannemin en çok anlattığı anılar, dedemle kavga edip evden kaçtığı anılarıydı. Dedem, gençken çok içki içer, arkadaşlarıyla geç saatlere kadar
eğlenirmiş. Benim kıskanç anneannem, ertesi gün büyük bir kavga çıkarır, evi terk edermiş. Giderken yanında en küçük çocuğunu, valizini, kavanozla reçellerini, pembe çiçekli çaydanlığını da götürürmüş. Her evden ayrılışında ağabeyinde ya da ablasında bir iki ay kalırmış.

 

Dedem evdeki çocuklarına bakmaktan bıkar, yalnızlıktan sıkılır, gider anneannemi geri getirirmiş. Gönlünü alabilmek için pek çok da armağanlar alırmış.
Böyle, senelerce anneannem küsmüş, evden kaçmış, dedem gidip getirmiş. . .Bu arada sekiz çocukları olmuş. . . Annem de çocukların en sonuncusu…
Büyük dayım ölünce anneannem üzüntüden çok şaşırdı. Ondan sonra her şeyi birbirine karıştırmaya başladı. Elinde tesbih, yerde seccade, unutup unutup namaz
kılıyordu. Evini yengeme ve çocuklarına verebilmek için anneannemi bizim eve taşıdık. Merdivenlerden düşüp bacağını kırınca mevlütlerine, dua günlerine gittiği tüm
dostları evimize dolmaya başladılar. Dans eden, şık gezen, kısa giyen anneannemin şimdi bol ibadet eden dostları vardı.
Anneannem, konuk salonumuzun en güzel köşesindeki çekme divanda toz pembe çarşaflar içinde sultanlar gibi yatıyordu. Gelen konuklara kahve pişirilmesini annemden isterdi. Annem, evimizin onca işi arasında bu garip konuklara çok kızıyordu.
Anneannem konuklarına rüyalarını anlatıyordu. Onlar yorumluyorlardı. Sonra onlar rüyalarını anlatıyor, anneannem yorumluyordu. Böyle karşılıklı yakınmaları
bitince de kahve fallarına bakılıyordu. İşte annem bu noktada dayanamayacak kadar çok kızıyordu. Konuk kadınlar her dertlerini anneanneme danışıyor, akıl alıyorlardı.
Oysa anneannem çoktan bunamıştı. Onun her işini annem yapıyordu…
Bu konuk kadınlar, dualarla, dedelere mum dikmekle, fallarla sorunlarına çözümler arayan, anneannemden daha zavallı kadınlardı. Anneanneme sürekli ermiş
kadınmış gibi davranılması annemi çileden çıkarıyordu…
Değişmeyen bir konu da hacca gitme konusuydu. Hep bunun sohbeti ediliyordu. Anneannem yirmi yıl önce hacca gitmişti. Durmadan sorular sorup
Mekke’yi anlattırıyorlardı. Anneannem ayağı iyileşince hacca gideceğini söylemeye başladı…
Bu istek önüne geçilemeyen köklü bir tutkuya dönüştü. Bundan sonra yine evden kaçma girişimleri görüldü. . .
Ayağı iyileşen anneannemin birkaç evden kaçma girişimini annem yakaladı.
Evin her yerine, hatta musluk başına bile aynalar yerleştirdi. Annem bulaşık yıkarken sokak kapısını görebilsin diye. Anneannemin eremeyeceği yükseklikte sokak kapısına zincir bile taktırdık…
Bütün bunları atlatıp benim dershanede olduğum bir zamanda, annemler çarşıya gidince kaçmayı başarmış! Oysa evde nöbetleşe birimiz kalıyorduk.

Kardeşlerim okuldan gelince annem çarşıya gidiyordu. Anneannemi evde yalnız bırakamaz olmuştuk. Sonunda, hepimizin işinin çok olduğu bir anda evden
kaçıvermişti…
Tüm gidebileceği yerleri aradık. Annemle babam teyzelerimin evine bin umutla gidiyor, çok üzgün geri dönüyorlardı. Sonra kardeşlerimle ben tanıdıklarımıza koşup
anneannemi soruyorduk. Bu arada evimizi boş bırakamıyorduk, hepimiz nöbetleşe evde kalıyorduk. Yok… Yok… Yok!
Tanıdıklarımızdan bin sorulu telefonlar geliyordu. Annem sürekli ağlıyordu.
Akrabalar yaşlı ve zavallı bir kadını neden yalnız bıraktınız, diyordu. Her telefondan sonra annem bir balkona, bir pencereye koşuyordu. Evimiz buz gibi oldu. Üzüldükçe üşüyoruz, üşüdükçe daha çok üzülüyoruz…
Üzüntü, merak, telaş, korku günümüzü kararttıkça kararttı. Aklıma hep kötü düşünceler geliyordu. Anneannemi bulamazsak… Bu geceyi soğuk sokakta geçirirse!
Acaba parası var mıydı? Otobüse binip başka kentlere gider mi? Tam bu sırada küçük kardeşim:
“Babaaa, anneannemi haydutlar kaçırır mı?” diye bağırınca annem daha çok ağlamaya başladı.
Babam karakola yeniden telefon etti. Henüz bulamadıklarını, aramaya devam ettiklerini öğrendi.
Teyzelerim yeniden bize geldiler. Teyzelerim annemin üzüntüsünü sitemli sözleriyle arttırdılar.
“Annemize bakamayacaksan bize ver,” dediler.
Annem de kızgınlıkla onlara bağırdı:
“Anneniz şimdi mi aklınıza geldi? Annemin ayağı kırıkken kimse halimizi sormuyordu! Ne zor günler yaşadık biz!”
Saatler akşama doğru ilerledikçe; bizim evin ağlama, dövünme sesleri hiç azalmadı, tersine dozunu artırarak sürdü.
Kapı çalındı ben gidip açtım. Uzun boylu iki polisin ortasında anneannem durmuyor mu?
“Koşun, anneannemi polisler getirdi!”
Polislerin ortasında anneannemin öyle suçlu çocuk gibi bir duruşu vardı ki yüreğimiz acıdı. Yol için hazırladığı çantasını da polisler anneme verdiler. Çantanın
içinden tırnak makası, ayna, kapı anahtarı, diş fırçası, tarak bir de askerdeki kardeşimin mektubu çıktı. Çantanın içinde çok az para vardı. Anneannem otobüsteki
polislere:
“Ben hacca gidiyorum evladım. Biletimi nereden alacağım?” deyince polisler kuşkulanmışlar. Çantasındaki mektupta bizim adresimizi görünce komşu kentten
otobüse bindirip evimize kadar getirmişler…
Polislere teşekkür ettik, gittiler. Annem ağlayarak annesine sarıldı:
“Anne bizi ne kadar çok üzdün! Sakın bir daha böyle yapma! Oğlumun mektubunu günlerce aradım, bulamamıştım!”
Annemin üzüntüyle bağırıp ağlamasına, anneannem boynunu bükerek baktı.
Sonra annemin ellerini öpmeye çalıştı. Anneme “anne” demeye başladı.
“Bir daha evden kaçmam anne,” diyordu.
Annem odadan çıkınca bize göz kırparak şöyle dedi:
“Porselen çaydanlığımı unutmuşum. Onu almaya geldim. Bir daha evden kaçarken pembe çiçekli çaydanlığımı unutmayacağım...” Benim anneannem hiç değişmeyecek!


Bu yazı 185 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans