ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

14.03.2020

RÖNESANS NEDİR?

İsviçre’li sanat ve kültür tarihçisi, ünlü Jacob Burchard (1818 -1897) Rönesans’ın getirdiği değişimi, insanın gözlerini kapatmış olan bir örtünün kaldırılmasına benzetir. Böylece insanlar her şeyi daha berrak ve aydınlık şekilde görme olanağına kavuştular.
Orta Çağ değerleriyle karşılaştırılınca, Rönesans, çok büyük bir gelişme idi. Marksist tarihçiler, bu çağı feodalismden çıkış kapitalisme geçiş ve burjuva sınıfının doğuşu olarak görürler. Bazıları ise sosyal açıdan bu devreye, fakirliğin arttığı ve gelir dağılımının kötüleştiği, dinsel savaşların çoğaldığı,
Papalar’ın ahlak yapısının tamamen çöküştüğü, ve cadıların, büyücülerin, sürekli olarak yakalanıp cezalandırıldığı bir devir olarak bakarlar.
A.N Whitehead 0n yedinci yüzyılı bir “deha yüzyılı” olarak niteler. Bu yüzyılın başında Francis Bacon’ın Advancement of Learning adlı yapıtıyla, Cervantes’in Don Quichotte’u ayni yılda 1601’de yayınladı; sanki yeni devir kendini, bir ileriye, bir geriye doğru bakarak, evren sahnesine sunuyordu.
Ertesi yıl Hamlet’in ilk baskısı ve yine ayni yıl değiştirilmiş ikinci baskısı çıktı. 1616 yılı 23 Nisan’ında Shakespeare ve Cervantes öldüler. Bu yılın ilk baharında Harvey, kanın dolaşımı hakkındaki teorisini Londra Doktorlar Derneği’nde ilk kez açıkladı. Newton, Galile’nin öldüğü 1642 yılında yani Kopernik’in dünyanın güneş etrafında hareketine ilişkin ünlü De Revolutions adlı yapıtını yayınlanmasının yüzüncü yıldönümünde doğdu. Bundan bir yıl önce de Descartes Meditationlar’ını ve iki yıl sonra da Le Principles de Philosophie’sini yayınladı. Adeta bu yüzyıl yetiştirdiği dahilere ait kayda değer olayları bir sıraya koymak için vakit bulamıyordu. (A.N. Whitehead; Science and the Modern World ; New York; 1930).
Avrupa’da Rönesans hareketlerinin başlamasından çok önce İslam’da aklın öne çıktığı ve Vasil Ibn Ata’nın başlattığı (699 -748) Mutezile görüşü Abbasi Halifesi Memun zamanında 813 ile 833 arasında büyük itibar kazanmıştı. Onlar “Allah böyle” dedi sözünü öylece kabul etmek yerine, bu cümledeki “Allah” öznesiyle “dedi” yükleminin açıklamasını istiyorlardı. Bu düşünce akımı, özgün düşünceye doğru Islam’da atılmış ilk adım olarak kabul edilir. (A. Adnan AdIvar; Bilim ve Din; 1980 ve Osmanlı Türklerinde Ilim; 1982). Bu arada Müslüman tıp bilginleri de ilahiyatın etkisinden çıkmaya başlamışlardı. Granada’lı İbn-Ul Hatib (1343 -1374) “bir ilke olarak kabul edimelidir ki söylenmiş sözlerden (ayetler ve hadisler) çıkarılan komutlar eğer duyularımızla meydana gelen algılarımızın bize verdiği kanıtlarla çelişirse, o sözler kesinlikle değiştirilmelidir” diyordu. Bu o zamanlar için çok cesurca yapılmış bir çıkış idi. Sünniliği İslam’da bir mezhep haline getirmiş olan Ebu Hanife (699 -767) de
Kur’an’in görünür anlamlarına önem veriyor, mistikliği bırakmadan, aklı öne çıkarıyordu. Burada sayılamayacak kadar örneklerle, 9. Ve 11. Yüzyıllar arasında İslam’da ilerici nitelikte bir çok gelişmenin olduğu gözlemlenir. Bu dönemde bilimde, felsefede, tıpta ve diğer bilim dallarında ulaşılan gelişmeler, tercüme edilerek Batı’ya aktarılmıştır. Ve İslam dünyası kendi Yeni Çağ’ından çıkıp Orta Çağ’a doğru yol alırken, Batı Orta Çağ’dan çıkmış kendi Yeni Çağı’na adım atmış bulunuyordu.
Rönesans süresinde, Avrupa’da Yunan ilminin kaynaklarına gidilerek yeni yeni düşünceler ve incelemeler ortaya atılırken, “ 11’yüzyıldan beri Bizanslılar’la temas halinde olan Türkler böyle bir ihtiyacı duymamışlar, hatta Yunan kaynaklarına gitmek şöyle dursun , Arapca’daki ilmin kaynaklarıni bile inceleme gereği duymamışlardır.Örneğin ne Algemest ne Aristo’nun müspet ilimler üzerine eserleri ne de botanik ve kimyaya ait eserleri incelenmiştir. Bu yüzyıllar bilginleri El – Harezmi, El- Bruni, ve İbn-I Sina gibi büyük bilginlerin ana kitaplarına başvurmak yerine, bu büyük eserlerin özetlerine şerh, yeniden şerh, haşiye ve talikler yazmakla vakit geçirmişler, bunlarla yetinmişlerdir”
((A. Adnan Adıvar; a.g.e).
16. yüzyılda da Osmanlı Türkiyesi’nin Batı’daki bilimsel gelişmelerden asla haberi olmadığını belirten Halide Edip’in eşi Bilimler Tarihi Profesörü Adnan Adıvar’a göre “ Anatomi hep İbn-i Sina’nın ve nihayet İbn-I Nefis’in anatomisi ve fizyolojisi, tıp ufak tefek gözlemlerin eklenmesiyle Galonos ve İbn-ı Sina tıppıdır. Kopernik’in bütün bir sistemi yıkan keşfinden Osmanlı Türkiyesi’nin haberi olmak şöyle dursun, rasathane, “rasad-ı cedid” diye hala Patlamyus (Ptolemaios) astronomisi üzerinde çalışıyordu.
Kısaca Türkiye, bu devirde müsbet ilimler açısından dışarıya kuvvetli bir setle kapanmış ve adeta Batı ile hiç bir teması olmamış gibidir”.


III. Murat zamanında (1574 -1595) Türkiye’ye gelen ve incelemeler yapan Michel Baudier’in 1633’de Paris’te Histoire du Serail et dela Cour ismiyle yayınlanan eserine atfen Adıvar, o yıllarda Osmanlı Devleti’nde 120 medrese, 89 hastane ve sadece 9000 öğrenci olduğunu bildiriyor. Medreselerde artık öğrencilerin derslerine çalışmadıklarını ve daha çok zevk ve safa ile, safahat alemiyle vakit geçirdiklerini, bu nedenle III. Murat’ın bazı şiddetli tedbirler alınmasını emrettiğini belirtiyor. Ülkede matbaa kurulmadığı için, basılı kitap bulunmamaktadır. Arapça ve Farsça basılı kitap ithali ve satılması bile padişah fermanına bağlıdır. Bu yıllarda üç kişi düşünce özgürlüğü nedeniyle idam edilmiştir. Bunlardan en önemlisi Istanbul Behram Kethüda Medresesi müderrisi Nadajlı Sarı Abdurrahman isimli bir bilgindir. O, alemin sonsuzluğuna ve bu alemde tabiat kanunlarının üstünde olaylar olamayacağına inanıyordu. Zındık ilan edildi ve mahkemede idama mahkum oldu. Bu
düşüncenin cezası olarak, Batı’nın bu yüzyılda yetiştirdiği en büyük filozoflardan biri olan Giardano Bruno’nun, düşüncelerinden dolayı, 1600’de Roma’da yakıldığının ertesi yılı Sarı Abdurrahman Istanbul’da idam edildi.
Güneş parametrelerinin hesabında 16.yüzyılda dünya astronomisi Kopernik ve Tyco Brahe dahil dikkate alındığında en doğru hesabı yapan, bilgin astronom Taküyyiddin, İstanbul’da bir rasathane açmak için teşebbüse geçti. Hoca Sadettin’in desteklediği bu girişim Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi ‘nin Hoca Sadettin’e düşmanlığı nedeniyle başarılı olamadı. Şeyhülislam padişaha verdiği jurnalde, gökleri rasat etmenin uğursuzluk olduğunu ve her nerede buna teşebbüs edilmişse, o
devletin mahv ve harap olduğunu bildirdi. 1577 yılı Zilhiccesi’nin 4. Perşembe günü Kaptan-I Derya Kılıç Ali Paşa’ya kurulmakta olan rasathanenin hemen yıktırılması emri verildi ve o gece yapılmakta olan rasathane yerle bir oldu (A. Adıvar; a.g.e).
Ülkede her yeniliğe tutucu din adamlarından tepki gelmekte idi. “Devletin ve toplumun içerisindeki kendi durumlarının savunucusu Müslüman inancının bekçileri olan din adamları Batı taklitçiliğine bile sınırlamalar koymaktaydı. İslam’ın kafir üzerindeki üstünlüğüne yardım edecek şeyleri kabul ediyorlar.
Gargantus’ün “kutsal esin” dediği 15. Yüzyılın en büyük buluşu olan matbaa için ayni şeyleri düşünmüyorlardı. Busbecq’e göre Türkler, matbaa ile basılan yazının kendi kutsal kitaplarındaki yazı ile ayni yazı olmayacağını düşünüyorlardı. (Gilles Veinstein; İlk Osmanlı Sefiri – Mehmet Çelebi’nin Paris Hatıraları, Kafirlerin Cenneti; 2002). Ayrıca genel olarak saatler de müezzin, muvakkit, ve kayyumların önemini azaltacağından ilgi görmüyordu. Adıvar, Avrupa ile sıkı ilişkilerimiz olduğu bir
devirde bu iki yararlı icadın Türkiye’ye girmemesini, o devirde, ilmin pratik alanlardaki eserlerine bile rağbet edilmediğini gösterir görüşünde idi
Osmanlı Devleti’nde bu tutuculuğun nedeni İslam dininin kendisi değildi. Öyle olsa idi o dinden olan kişilerin yazdığı eserler Rönesans’a kaynak olmazdı. Sorun dini, siyasete ve ticarete karıştıran, yalnız kendi çıkarlarını düşünen dinciler ve onun ticaretini yapanlardı. Galile bir mektubunda şöyle demektedir. “Sanırım ki dünyada bilgisizliğin, bilime karşı duyduğu kin ve nefretten daha zorlu bir kin ve nefret yoktur”.
Batı’daki Rönesans ve Reform hareketleri ruhban sınıfının içinden ve üniversitelerden kaynaklanırken Osmanlı İmparatorluğunda ne din adamları ne de medreseler böyle bir atılım yapabilmiştir. Osmanlı bilginleri din bilgisi dışında dünya ile bir ilişki kuramamış, pozitif ilimler dünyasına adım atamamıştır.(Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar; Osmanlıdan 21.Yüzyıla ; 2001). Sayar buna örnek olarak, I. Ahmet (1589 -1617) devrinin Şeyhülislamı Mehmet Saadettin’e devlete ve millete arız olan
bozukluğun nedeni sorulduğunda verdiği yanıtı gösterir.Yanıt, “bana ne bundan”dır.
“Tanzimata hatta Cumhuriyet’e kadar devlet yönetimine egemen olan anlayış inançtı, akılcılık değildi. İyi ya da kötü olup bitenler, Allah öyle isteği için öyle gerçekleşiyordu. Allah’ın büyük (külli) iradesini küçük irade (cüz’i) ile değiştirmek mümkün değildi.”


“Olan şey Tanrı istediği için olduğundan bunun bir hikmeti vardı. İlahi takdir değiştirilemezdi. Ancak korunmak için Allah’a dua edilirdi. İste bu ortaçağ skolastik görüşü, Osmanlı devleti yaşadığı sürece değişmedi”, fakat Frof.Dr. Bozkurt Güvenç’in dediği gibi Osmanlı devletinin kaderini belirledi. “Osmanlı aydını umudunu kesmedi ama, Allah’in Islam devleti ile Müslümanları neden yalnız ya da güçsüz bıraktığını bir türlü anlayamamış; anlamaya başlayanları, anladıklarını söyleyenleri hoş görüyle
karşılayamamış, karşı düşüncede olanları (kesinlikle) bağışlamamış, Mithat Paşa gibi bir şeyler yapmaya çalışanları da şiddetle, idam ederek cezalandırmıştı (Prof. Dr. Bozkurt Güvenç ; Türk Kimliği; 2000).
Ülkedeki yenileşme hareketlerinin kurbanları arasında 1789 -1807 arasında hükümranlık yapmış olan tahtta 27 yaşında çıkmış III.Selim’in özel bir yeri vardır. Bilindiğı gibi Osmanlı Devleti’nde yenileşme hareketleri, ilkin orduda başlamıştır. III Selim, I. Mahmut’un (1730 -1754) Humbaracı Ahmet Paşa ile başlattığı orduyu çağdaşlaştırma hareketini kuvvetlendirdi. Nizam- ı Cedid’le askeri reformu gerçekleştirdi. O, modernleşme için gerekli askeri endüstrinin kurulması ve modern ordunun subay eğitim ve öğrenimi için girişimlerde bulundu. Bunların yarattığı masraflar ve eski zihniyetteki büyük çoğunluğun tepkileri, bu hareketi krize sürükledi. Gelişen krize karşı yeterli önlem alınamayışı, görevden alınmış eski vezilerin teşviki ve maddi sıkıntılar içinde olan bir kısım halkın yeniçerilere
katılması sonucunda Kabakçı İsyanı adıyla anılan ayaklanma oldu. Gerici medrese öğrencileri de isyana katıldı. Isyan Alemdar Mustafa Paşa’nın ve III. Selim’in öldürülmesiyle son buldu. Askeri reform hareketi IV. Mustafa’nın (1807 -1808) tahta çıkması ve sonra Rumeli ve Anadolu’dan halkın ileri gelenlerini çağırarak bir senato kurma girişimi ve en önemlisi II. Mahmut’un (1808 – 1839) devrimci girişimi ve yeniçeri ocağını büyük bir irade gücüyle ortadan kaldırması sonucu başarıya ulaştı. (Prof.Dr. Hilmi Ziya Ülken; Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi; 1979).
Ülkemizde yavaş yavaş başlamış olan Batılılaşma hareketi, bir yandan öncüleri şehit olup kaybolurken, bir yandan da yavaş da olsa, ilerlemesini sürdürüyordu. Reşit Paşa tarafından, Abdülmecit (1839 – 1861) zamanında, 1839 'da Gülhane Parkı’nda okunan Tanzimat Fermanı ile, askeri ve teknik alanda başlamış olan hareket, siyasi ve hukuki şeklini alıyordu. Fakat sorun, “Modern kültür karşısında kulaklarını tıkayanlarla, onun köklerine inmeyi istemeyen ve yalnız yemişlerini
devşirmekle işin çözüleceğini sananlar ya da kültürü uygarlıktan ayırarak, eski ile yeniyi nasyonel ve internasyoneli, Batı ile Doğu’yu kısaca iki ayrı dünya görüşünü hem ayırmak hem uzlaştırmak kabil olacağını sananlar , hatta kültür ve uygarlık ikiliğini kaldırmak için modernleşmeyi yalnız şekilde, teknikte ve ekonomik gelişmede gören ve bunun derin bir kültür paradoksunun sonucu olduğunu , bu kültür paradoksunun asıl modern kültür seviyesine erişmedikçe ve bu faaliyete katılmadıkça elde
edilemeyeceğini anlamayanlar arasında sadece az bir fark olduğunu bilmemektedir ve bilmemekte israr etmektedir” (Ülken; a.g.e.).
İşte Cumhuriyet’in yapmaya çalıştığı, modern ve çağdaş kültür düzeyine ülkeyi yükseltmek, bunun gereği olan bütün alanlarda faaliyette bulunmaktı. Yüzyıllardır süregelen, ulusun geri kalmışlığını, onun “makus talihini” yalnız savaş alanlarında değil, kültür ve uygarlık alanlarında da yenmekti. Bu halen geçerli olan hedeftir ve kendini Atatürk ilke ve devrimlerinde somutlaştırmıştır. Her zaman olduğu gibi şimdi de onun karşıtları vardır.
“Özellikle bizde, ulusumuzun kutsal ve kurtarıcı bir araç olarak tutmak, savunmak ve uygulamak zorunda olduğu Atatürk ilkelerini yok ettmeye çalışan akım, bu geleneğin fırtınasına tutulmuş olanları , nelerin yıkılmakta olduğunu ve ulusumuzu nerelere sürüklediğini göremiyecek kadar sarhoş etmiştir.
Bunlar, ulusumuzun kaderini, hoşgörüye dayanan, toplumsal gerçeklere olduğu kadar da dünyanın gidişine önem veren yüce dinimizin olumlu yönlerini görmezden gelerek, geçerliliğini Arap ülkelerinde bile yitirmeye başlamış olan çöl kurallarıyla, örgütlerine emanet etmekten vahşice zevk almaktadırlar.
Gelişme ve ilerlemenin baş koşulu, laik sisteme bağlanmak, bunun bağışladığı hoşgöru ve özgürlüğe dayanarak, eğitimde, kültürde, düşünce ve inançlarda ileri ulusların uyguladıkları pozitif yöntemleri benimsemektir” (Cemil Sena; Tanrı Anlayışı; 1978).

Cumhuriyet’in ünlü felsefecilerinden ve din bilginlerinden Cemil Sena’nın kırk yıl önce söylediği ve yazdığı bu sözler hala geçerliliğini korumaktadır. Cumhuriyet’in sonsuz ışığı ülkemizi aydınlatmaya devam edecektir.


Bu yazı 163 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans