ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

07.05.2020

AKTÖR

“Tuncel Kurtiz’in anısına armağandır”

Tanrısal yüzünü poyrazın sert estiği İda tepelerine çevirdi. Derin bir nefes çekti.
Göğsünü körük gibi kabarttı. Meşe dallarına benzeyen güçlü kollarını iki yana kaldırıp indirdi. Her nefes alışı kollarının hızını artırdıkça bakışları meşeleri, çamları aştı; bulutların
üzerinden, tanrıların tahtına yerleşti.
“Paris’in, Hektor’un, Tanrıların dağı İda. Güneşin otlara, ağaçlara, ceylanlara, turnalara can verdiği yüce tepeler. İçime sonsuz bir ateş bırakan güneşle ısınan tepeler.
Hücrelerim coşuyor. Yüreğim göğsüme sığmıyor. Doğayı kucaklasam. Kuşları öpsem. Bu sevgi beni yanardağ gibi yakıyor. İçimden güller dökülüyor. Çocukların yüzünü güldürsem,
hastalara şifa versem, gençleri peşimden sürüklesem, yedi denizleri geçsek…”
Rüzgârın sesindeki müzik Anadolu Bilgesi’nin içindeki coşkuyu, sevinci, esrikliği hızlandırdıkça tepelerden aşağıya koşar adım indi. Kollarını indirip kaldırdıkça nefes alışı
hızlandı. Kurumuş meşeleri okşadı, incir dallarına sarıldı, çam kozalaklarıyla dans etti.

“Eğri ol-sam yay gi-bi,
Elde tu-tarlar be-ni
Doğru ol-sam ok gi-bi,
Uzağa atar-lar be-ni

Sesi ovaya yayıldı… Çimenleri dolandı… Şarlak’ı geçti… Çınarların üzerinden köyün eriklerini okşadı. Subaşında oynayan, elleri çamurlu çocuklar, yerde uyuklayan
köpekler, kulak verdiler. “Güneşin oğlu geliyor.” Bir başkası, “Ermiş geliyor,” dedi.
Gözleri deniz mavisi küçük oğlan, “Babam görmüş, turnalarla konuşurken,” deyiverdi.
Oyuncu, kocaman kanatlarını çırparak Altaylar’dan gelen Şaman gibi gür sesinde türkülerle yolun başında göründü:

 

“Ne güzel gün çocuklar! Neden çimenlerde koşmuyorsunuz?”
Hepsine sarıldı. Mavi gözlü küçük oğlanı alıp havaya kaldırdı. Çınar dallarına kıvırcık saçları dolanan çocuk kıkır kıkır güldü.
“Güneşi gördün mü? Bak, karşıki tepelerden sana bakıyor.”
Çocuk ellerini çırptı.
“Gördüm… Gördüüm… Güneşin oğlunu da gördüm.”
Bilge oyuncu, çocukların arasında döndü, dans etti, mavi gözlü küçük oğlanı yere bıraktı. Hepsi algın olmuş, ermişe bakıyorlardı.
Oyuncu, muhtara seslendi:
“Bak, bu maviş ne güzel konuşuyor. Bunlar bizim oyunları seyrettikçe ozan olacaklar!”
Muhtar, elindeki kuru incirleri çocuklara dağıtırken:
“Boşuna mı cami avlusuna tiyatro kurduk biz. Sen, bizim hepimizi ozan yaptın!”
Aktör, uyuklayan köpeğin başında durdu:
“Annelik kolay mı? Beş yavruyu emzirip yoruldun mu? Yavrular da yavru hani!”
Oyuncu, dev bir çocuk gibi koca adımlarla evine geldi. Şömineye kalın bir dal attı.
Elindeki bitki çayını yudumlarken alevlerin dansına dalıp gitti.
On iki yaşında kısa pantolonlu bir oğlanın hayali, gözlerinin önüne gelip yerleşti.
Kocaman adımlarla, İda Dağı’ndan türkülerle iniyordu. Sırtındaki beyaz poplin gömleğin kolları, kaldırıp indirdikçe ak bir turna kanadını andırıyordu. Elindeki mendilde dağların
beyaz karları vardı. Babası, gülerek oğlunun mendilindeki karları kırmızı kirazların üzerine dökmüştü. İçki bardağını oğluna doğru keyifle kaldırdı:
“Yine kitap sandığımı karıştırmışsın! Kim bilir neler okudun? Yazdığın öykülerini gördüm. İyi olacak çalışırsan.”
Oğlan heyecanla şiiri okudu:

“Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur

 

Karanlıktır
Derindir.”

Babası başını okşadı.
“Tamam, oğlum tamam! Nazım Hikmet’in şiirini ezberlemişsin!”
Arkadaşları, gözlerinin önüne dizildiler. Dağların taşını, kayasını öğrendikleri; kekiğini, yarpuzunu bir dilim ekmekle paylaştıkları günlerdi. Bahçelerden meyve topladıkları,
incirli günler. Kara incirlerin kabuklarını soymadan, öylece ağzına atmış gibi yutkundu.
Şöminenin ateşi azalmıştı. Alevler, taş duvarlarda dans etsin istedi. Çıralı bir çam dalını ocağa yerleştirdi. Duvarda asılı kuru narlara gözü takıldı.
Narlar, tepelerden bırakılınca yuvarlanır, büyük cevizin dibinde birikirlerdi. Yolda çatlayan narlar hemen bölüşülürdü.
“Bulunca bölüşürüz, bulmayınca çalışırız.”
Başını kaldırdı. Sazın büyük ustası gülen gözleriyle yanına oturmuş narlara bakışını seyrediyordu. Aktör, derin bir uykudan uyanır gibi sesini yükseltti.

“Bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine”
Sazın ustası Arif Sağ tellere vurdu. Gözlerini yumdu. Saçlarını alnına döktü. Tellerin arasında gezinen parmakları ateş oldu, teller ısındı, ipekten yürekleri ısındı, coşku sel oldu
bedenlerinden aktı. Kocaman, kırmızı bir gül açtı. Binlerce yürek olup İda Dağı’nın tepelerine, koyaklarına, çamlarına, kekiklerine, kırmızı damlı köy evlerine ağdı, ağdı, ağdı…
Saz ustasının buğulu gür sesi, taş duvarlarda yankılandı:
“Kimi korkak dedi kimi de cesur
Kurt ile kuzuyu yaydım yayalı…
Aktör bir of çekti, türküye katıldı:
“İnsana muhabbet duydum duyalı”
Tanrısal cömert ellerini dizlerine vurdu, vurdu, vurdu… Güçlü gövdesi sallandı…

 

Sazın ustası, Altaylar’ı dolaştı, Süphan’ı geçti, Toroslar’dan indi, Kazdağı’nın tepelerini kuş kanadıyla okşadı, geldi yüreklere girdi, yerleşti…
Aktör, boynundaki poşuyu attı, şapkasını fırlattı, gömleği tere batmıştı…
Saz sustu. Yürekler susmadı! Yürekler çok uzaklarda, karlı dağlardan, kar getiren, mendiline saran çocukla çocuklaştı! Oyuncu, onurlu başını alevlere çevirdi,
“Her insan bir kâinattır, insanın üreten yaratan sevgisiyle. Derviş olmak, bizim için içsel zenginliktir. Dervişliiik…”

* * *

Çınarların gölgesinde, suların kaç bin yıldır dağlara söylediği şarkılarla “Köyün Hayırı” başladı. Kadın, erkek, yaşlı, genç pilavları güneşin sofrasında kardeşçe paylaştılar.
Çocuklar, köpekler, kediler, kuşlarla… Kendi elleriyle kurdukları Şarlak Parkı’nda, su seslerine karışan dostluk söyleşmeleri yürekleri, sevgi seline döndürdü.
Davulun sesi, bağbozumu şenliklerindeki bolluk, bereket şükranlarını toprağa, suya, güneşe ulaştırdı. Zeybek oynayanlar dizlerini yere vurdu, bedenler nazla büküldü. Halaylar
çekildi, semahlar dönüldü…
Aktör, kan ter içinde sazın ustasına döndü, gözlerinde yıldızlar parlarken, “Malezya’da insanlar, sabah uyanınca öğlene kadar birbirlerine rüyalarını
anlatırlarmış! Yarın sabah, hepimizin anlatacak güzel rüyalarımız olacak,” dedi.
Ay, gümüş bir tepsi gibi çınarların arasından cami avlusuna doğuverdi. Yıldızlar, bu gece lacivert kadife kaftanın kristal düğmeleriydi. Samanyolu, tüm rüyaları süslemeye
gelmişti.
Başında Borsalino şapkası, sırtında beyaz pardesü, boynunda uzun poşusuyla Aktör, cami avlusundaki ahşap sahneye fırladı. Hafif sakallı yüzünde hem acı, hem gülüş, hem
tevekkül, hem başkaldırı ifade eden çelişik, derin ve zengin çizgiler vardı. Filmlerinin ödüllerini almak için gittiği yurtdışı törenlerindekinden daha heyecanlıydı. İçinden “Bu çölün
ortasında kıpkırmızı bir gül açıyor. Bu gül, biraz da bizim kanımızla kızarmıyor mu,” Diye düşünüyordu…
“Kardeşlerim, düşlerinizde gördükleriniz aslında dünyada yaşadıklarınızın aynısıdır.”

 

Alkış, sevinç çığlıkları gökteki Samanyolu’na kadar yükseldi. Sonra uzun bir şiir okudu:
“Baktı o
En yumuşak en sert
En tutumlu en cömert
En seven
En büyük en güzel kadın: TOPRAK
Neredeyse doğuracaktı

Doğuracaktı…”

Yaş, gözlerinden süzülürken gençler, oyunlarını coşkuyla sürdürdüler. Aktör’ün elleri, günlerce omuzlarında, tere batarak bugün için ölesiye çalışmışlardı. İzleyenler, tek yürek
olmuş, duygu selinde sürükleniyordu. Kadın, erkek, yaşlı, genç… Hele çocuklar, köpekler, kediler uykuyu unutmuşlardı… Kuşlar, çığlık çığlığa çınarların üzerinde dolanıyordu…
Bilge oyuncu, elinin tersiyle gözlerini sildi. Elini saz ustasının omzuna koydu:
“Bu köy, böyle düğün görmedi kurulalı! Bu dağlar, Diyonizos’tan beri böyle şenlik yaşamadı! Umutlarım, coşkularım, yapmak istediklerim var benim. Sokakların filmini,
çocukların, gençlerin filmini yapmak istiyorum. Doktor, bana ‘damarların tıkanmış, yüreğin durmak üzere,’ dedi. ‘Gel,’ diyor. ‘Gelemem’ dedim. ‘Bu oyunu, bu şenliği görmeden
gelemem!’ Bir ay sonra, başka bir film var. Sonra, yine bir oyun. Doktor, beni bunlara yetiştirebilir misin?”


Bu yazı 168 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans