ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

15.05.2020

EMİNE GÜLSÜN’ÜN UMUTLARI

Bacaklarının tüm kasları gerildi. Belinde, midesinde ince sızılar dolaştı. Başını kaldırdı. Kiremitleri dökülmüş, ahşap evi görünmüştü. “Tepenin başına varmışım. Tanrım bir
gayret daha ver.” Sırtındaki odunlar ağırlaşmıştı. Çıplak ayakları kaymasın diye mısırların, fındıkların köklerine basa basa çıktı. “Oh, işte sonunda yükü sırtımdan atacağım.”
Cevdet basamakları kırık, ahşap merdivenden inerken annesini gördü, koştu.
“Ana, para ver. Şeker alalım. Yoksa un helvası şekersiz olacak!”
Gülerek annesinin sırtındaki odunları kucakladı. Merdiven altına çarçabuk taşıdı.
Emine Gülsün yere oturdu. Yüzüne bir tas su çarptı. Ellerini yıkadı. Tülbentiyle boynunu, yüzünü kuruladı.
“Cevdet, bakkaldan çabuk gel oğlum. Ocağı yak. İncirleri topla. Yağmur yağmadan reçeli kaynatalım. Dua et yağmur yağmasın!”
Cevdet, Gülsün’ün yazmasının ucundan çözüp çıkardığı parayı aldı. Gülerek,
“Sen her gün “Yağmur yağmasın, çamur olmasın, mısır bol olsun, çay kurumasın, fındık bol olsun...” diye dua ediyorsun ya! Yetmez mi?”
“Cevdet git başımdan! Başına değmeyen taş ayağına değmesin!”
Cevdet gevrek gülüşlerle kapıdan çıkarken yerden kuru incir alıp arkasından attı.
Emine Gülsün hiç dua bilmezdi. Hiç okula gitmemişti. Babasının Sarıkamış’ta şehit olduğu haberi geldiğinde henüz birkaç günlüktü. Dedesi yaşlı gözlerini gelinlerinden
saklayarak bebeğin kulağına üç kez fısıldamış,
Emine Gülsün... Emine Gülsün... Emine Gülsün... Belki güler, tanrıdan ümit kesilmez, demişti.
Emine’nin ailesi Ruslar’dan, Ermeniler’den kaça göçe Trabzon’dan Giresun’a oradan da Ordu’ya kadar gelmişti. Kardeşiyle Emine, sırtta mintan, ayakları çarık görmeden büyümüştü. Okulu ara ki bulasın. Herkes geçim derdindeydi. Her doğan, “yeni işçiydi” bu dağlarda, yaylalarda...
Emine’nin omzuna bir el dokundu:
“Kızım deryada gemilerin mi battı? Niye daldın öyle derinlere?”
Emine yaşlı komşusuna baktı:
“Yağmur yağmasın diye dua ederim ninem. Bu hafta Cevdet’le dere kenarına yarıcılığa gideceğim.”
“Yapma be kızım! Daha yeni düşük yaptın!”
“Odun gerekli ninem, aşı neyle pişirelim? Para gerekli çocukların okulu açılıyor.”
“Kendini çok yoruyorsun Eminem. Her işe koşuyorsun uyumadan, yemeden, dinlenmeden.”
“Sen niye gelmiştin ninem? Sözünü unutturdum!”
“Ha, Sarı Hatice pekmez kaynatırken sancısı tutmuş. Gel bana yardım et. Pekmezi kaynatıver. Sonra da Hatice’yi ikimiz doğurturuz.”

* * *

Emine Gülsün kazanda pekmez koyulaşırken Hatice’nin acı çığlıklarını duymamak için uzun bir türkü tutturdu. “Gemiye çektuk yelken... Biz sefere giderken... Dua eyle
sevduğum... Geleyim taha erken...” Kocası teknelerle balığa her çıkışında bu türküyle giderdi.
O gelinceye kadar Emine Gülsün gözlerinden yaş dökerek bu türküyü söyler, dualar ederdi.
Bir ay önce kopan fırtınada Emine Gülsün’ü iki gece kıyıdan eve götüremediler. Sonunda
Salih eve sağlam döndü ama Emine Gülsün iki aylık bebeğini düşürdü!
Yaşlı kadın elindeki bebeğin göbeğini kesti, Emine Gülsün’e uzattı:
“Göbeğini uzun kestim. Senin gibi sesi güzel olsun diye. Al bunun kıçına iki şaplak vur. Çok ağlasın, yaşamaya hazır olsun! Yıka, kundakla... Anasının koynuna ver.”
Emine Gülsün Hatice’nin terli başını sildi. Bebeği gösterip alnından öptü.
“Hatice bak, gül gibi kızın oldu. Gözün aydın olsun.”

Bebeği yıkarken düşürdüğü kendi bebeğine gözyaşları döktü. Hatice’nin şalvarına bebeği sardı, annesinin koynuna yatırdı.
“Hatice o seni ısıtsın sen onu. Koklaşın, emişin. Ben şimdi sobayı yakarım.”
“Abla odun yok,” dedi Hatice yorgun bir sesle.
Emine Gülsün koşarak evine gitti. Yeni getirdiği odunlardan bir kucak kaptı geldi.
Hatice de bebek de uyumuştu…

* * *

Yokuşun başında durdular. Sırtlarındaki odunlar ağırlaştıkça ağırlaşmıştı:
“Paramızı alamadık ana! Neden vermezler?”
“Alamadık Cevdet! Her gün iki yük odunu eve götürdük ya oğlum. Onları satar sana
kara lastik alırız.”
“Okul açılıyor ana! Kardeşlerime bana çok para gerekli.”
“Sen kızları düşünme. Seni okuturum. Kızlar evlenir gider. Metin’i de sen okutursun.
Biz ihtiyarlamış oluruz o zaman.”
“Ana, kızlar da okumayıp senin gibi mi olsun? Her zaman “Kızlar daha çok okumalı,” der durursun. Şimdi ne oldu?”
Dizlerinin son gücüyle kaslarını zorladılar. Çamurlu yokuş çok kaygan, mısır köklerine basmasalar her an kayıp düşme tehlikesi var. Serenderin dibine varınca sırtlarındaki
odunları yıktılar. Salih sofranın başına oturmuş onları bekliyordu. Çok yorgun görünüyordu.
Gülzade tencereyi, kaşıkları sofraya taşıdı. Ekmekleri dilimledi:
“Mısırları çapaladım ana, dedi küçük kızı Gülçehre.”
En küçükleri Metin ağzına doldurduğu mısır ekmeğini çiğnerken babası başını okşadı:
“Sen ne yaptın ula Metin?”
“Ben de, dedi Metin. Tavukları, ineği yemledim, suladım.”
Metin kaşığını hızla çorba çanağına daldırdı. Hepsi gülüştü. Emine kocasına döndü:
“Salih, bitirdiniz mi muhtarın evini?”

“Bitirdik. Yağmurdan önce çatıyı örttük. Gülsün, bizim evi de yıkalım diyorum, ne dersin? Yenisini yapalım kışa girmeden.”
Emine Gülsün tüm yorgunluğunu unuttu. Omuzları dikildi. Salih’in mavi gözlerine daldı gitti. Kuşlandı, kanatlandı.

* * *

Yağmur fındıklıktan aşağıya yeni dereler oluşturup akmaya devam etti. Cevdet önde Emine Gülsün arkada, naylona sardıkları çimento torbalarını taşıdılar.
“Bunlar son torbaydı. Ana dün iyi ki tuğlaları taşımışız!”
“Cevdet, sen git fındık paralarını fabrikadan al oğlum. Mısırları bu yıl satamayız. Evin çatısını örtmeye işçi gerek. Mısır olmazsa ne yer, işçiye ne yediririz?”
“Ana hepimiz çalışır, haftaya kiremidi çeker, çatıyı örteriz.”
“Yükseklere kar yağmış be oğlum. Buralara da yağar eli kulağındadır. Kardan önce evin içine girebilseydik!”
Salih’in yanık sesi duyuldu. “Sen yağmur ol ben bulut... Maçka’da buluşalım...”
Emine Gülsün, Salih’in sesini duyunca tüm yorgunluğunu unuttu. Dizlerine güç geldi. Taş merdivenleri ceylan gibi çıtı. Arkasından Cevdet fırladı.
“Gözlerime inanamam Salih! Eve elektrik mi bağlattın?”
“He ya… Görün, bakın. Halamın oğlu sabah uğradı. “Şimdilik direkten hat çekeyim akşama aşınızı aydınlıkta yersiniz,” dedi. Yarın üç arkadaşını alıp gelecek. Çatıyı çatıyoruz.”
Cevdet gevrek gevrek güldü:
“Ana sen un helvasına başlasan iyi olur. Yanına da karalahana sarması iyi gider. Bu gece uyku yok sana.”
Gülzade elindeki tencereyi sofraya bırakırken:
“İşte, dedi, hepsi hazır. Haydi oturun. Koca ninemle bu gün sarma sardık.”

* * *

Emine Gülsün serenderin penceresinden çevreye baktı. Kar tüm ormanı, dereyi, dağları bembeyaz örtmüştü. Mısır kültesini kucağına doldurdu. Kabaran karnına baktı.
İçindeki sıcacık can kımıldadı. Tatlı ılıklık karnından boğazına doğru yayıldı. “ Baharla birlikte yeni eve yeni bebek gelir. Yeniden salıncak sallanır, yeniden ninni söylenir bu evde.”
Çocukların en küçüğü Metin okula başlamıştı. Evde bebek sesi duymayalı hepsinin kulakları kurumuştu. Koca nine,
“Dayanamazsın kızım, diyordu. Düşükler, doğumlar. Yeter gayrı… Sen hiç dinlenmek nedir bilmez misin? Fındık toplamak, çay fidanı üretmek, odun yarıcılık, mısır çapasının
arasında bir de bebek doğurmak nereden çıktı?”
“Ninem, beş çocuk olunca vergi yok!”
“Çay bahçesini büyütmüşsün be kızım.”
“Büyütmeyip de ne yapayım ninem? Dereye kadar bizim bayır dört dönüm çaylık oldu. Devlet dönüme yirmi lira destek verdi. Çocuklara okul parası oldu. Evin borçları daha
bitmedi. Elektrik bağlattık. Elden düşme buzdolabı, radyo aldık.”
“İyi, sen bildiğin gibi yap kızım. Bir gün şu bayırdan yuvarlanırsan, iyileştirmek için beni çağırmayın, yüreğim buna dayanamaz...”

* * *

Emine Gülsün serenderin kapısını açtı. Yiyecek küplerine bir bir baktı. “Un bitmiş, yağ azalmış, şeker hiç yok, pekmez birkaç kaşık kalmış… Karalahana bahçede olmuş neye
yarar? Bulgur da yok! Muhtardan mı borç almalı? Eski borcu bitiremedik daha. Tavuk satsam kim alır? Yumurtaları tatilde çocuklara muhlama yaparım diye biriktirmiştim. Satsam kaç kuruş eder?”
Ağrıyan midesine elini bastırdı. Buğday ekmeği ağrılarına iyi geliyordu ama buğday unu da yok! Çay parasını bir yıldır tüccardan alamamıştı. En iyisi dere boyuna inmek, odun
toplayıp satmak. Odun parasını da almak uzun zaman alır. Hemen vermezler. İçi karamsar düşüncelerle kararırken Salih’in sesini duydu:

 

“Gülsün, hazırlan yaylaya gidelim. Babamgil haber salmış, ‘Salih yardıma gelsin,’ demiş.”
Emine Gülsün’ün yüzü güldü. “Ey tanrım, yağmur dinsin diye dualar ettim dindirmedin! Bizim ambarda biten ekmeğin yerine yenisini hemen yolladın.”
Bebeği Gülbahar’ı sırtına sardı, çapasını eline aldı, dilinde türkülerle yaylanın yolunututtu. Gülsün yanında Salih olunca yedi denizleri aşardı. Yayla yolunda yaban güllerinin
kokusu, erik çiçeklerine karışmıştı. Arılar güllerden erik çiçeklerine uçarken Salih türküye
başladı:
“On beş doktora bedel şu Sürmene Yaylası da...”
Salih kolunu Gülsün’ün omzuna uzattı. Gülsün’ün gözleri ışıltılı,
“Salih, arı kovanları götürelim yaylaya, dedi. Çocuklara bal yediririz, biraz da satarız.
Çok para varmış bal işinde.”
Salih türküye yeniden başladı:
“Sabahtan uyanan kızlar / Bakayular aynaya aynaya / Geyindi kuşandiler / Gidecekler yaylaya yaylaya...”
Salih başını Gülsün’ün ardıç kokan saçlarına yasladı:
“Gülsün ben yeni işler aldım. Köylerde yapı işleri başladı. Birine ahır, birine ev yapılacak. Okullar kapanınca onarımlar var. Ben çok iş aldım, hepsine söz verdim.”
“Yani sen beni yaylaya bırakıp döneceksin. Öyle mi?”
“Gülsün, dönmezsem borçları nasıl öderiz? Elimde iyi ki marangozluk mesleğim varmış. Kapı, pencere yapıyorum. Denizlerde balık bitti, balıkçılık öldü Gülsün!”

* * *

Yağmur hiç ara vermeden yağdı. Bardaktan değil sanki kazandan boşalıyordu. Emine Gülsün ayağındaki tertemiz kara lastiklere baktı. “ Şu yol evimin kapısına kadar geldi. Tanrım
çamura basmadan yürümek ne güzelmiş! Yol bizim ev yapıldıktan sonra geldi ama olsun!
Yokuştan taşıdığım tuğlaların, çimentoların acısı daha sırtımda duruyor.”

 

Dalları kırdı ocağa attı. Tencerede kaynayan patatesleri indirdi, soydu. Tavada kıyılmış soğanı, salçayı çevirdi, dilimlenmiş patateslerle kavurdu. Gülbahar’ı emzirdi.
Beşiğine yatırdı.
Emine Gülsün pencereye sokulup dağlardan kalkan buğuya baktı. Yağmur tüm köknarları, çamları, ladinleri yıkamış... Sular, yolun kenarındaki oluktan hâlâ şırıldayarak
akıp gidiyordu. Tıpkı yaşam gibi... “Yol benim işimi kolaylaştırır. Fındıkları el arabasıyla taşırım. Çay toplanınca buradan arabaya yüklerim. Mısır, buğday öğütmeye arabalara biner giderim. Çocuklar yatılı okuldan gelince minibüs kapımızın önünde durur,” diye düşünürken:
Minibüs kapıda durdu. Emine Gülsün başını pencereden uzattı. Korna sesiyle düşlerinden sıyrıldı. Cevdet’le yabancı birisi minibüsten battaniyeye sarılmış sedye indirdiler.
Kapıya rüzgâr gibi koştu. Ellerini başına, dizlerine vurmaya başladı:
“Uy... Uy... Salih’ime ne oldu?”
Cevdet bir eliyle annesini, öbür eliyle sedyeyi tuttu:
“Yok, bir şey olmadı ana. Babam yapıda sol bileğini incitmiş. Ben de bugün hastanedeydim. Babamın ayağını alçıya aldılar. Bir aya kalmaz yürümeye başlar.”
Emine Gülsün kanatlandı, koştu. Salih’in başının altına iki yastık daha koydu:
“Ey tanrım. Yol bana her şeyden önce Salih’i getirdi. Yol olmasaydı ne yapardık
Şimdi biz?”

* * *

Emine Gülsün Salih’e iğne yapmayı da öğrendi, okuma, yazmayı da... Salih’in yatağının kenarına oturup günlerce Cevdet’in getirdiği gazete, dergi, kitap ne bulduysa okudu.
Salıncakta Gülbahar annesinin heceleyen sesleriyle uyudu, uyandı.
Salih’in alçılarının çözüldüğü gün en besili horozu kesip suyuna pilav saldı. Hem de pirinç pilavı. Mahalledeki yaşlıları toplayıp doyurdu, suladı. Salih günlerce bastonla dolaştı,
durdu. Canı içine sığmıyordu. Aklı, başlayan okul onarımlarındaydı. Yağmurlar azalınca yapı işleri çoğalırdı.

Salih bir sabah zembilini, keserini sırtına vurdu, yapının yolunu tuttu. Emine Gülsün mısırların dibini çapaladı. Fındık topladı. İncir kaynattı. Pekmez yaptı. Çay topladı. Köyün iğnecisi oldu. Oğlu askere giden annelerin mektup yazıcısı...
Mısırlar koçana durunca Cevdet’le Gülzade, ellerinde diplomaları kapıyı çaldılar.
Gülsün kanatlandı, uçtu:
“Ben bu günler için yaşıyorum Tanrım! Darısı öbür çocuklarımın başına. Çok şükür.”
Gülzade yakın bir köye öğretmen oldu, Cevdet hastanede sağlıkçı.
“Ana benden iyi iğne yapıyorsun ya, sana imreniyorum! Şöhretin tüm Karadeniz köylerini tutmuş. Herkes senden söz ediyor.
Emine Gülsün oğluna kıvanarak baktı:
“Cevdet, Gülzade’yle yaylaya gidin. Ninen hastalanmış. Ninenle dedeni getirin. Ambardaki mısırları da arabaya yükleyin, getirin. Yarına ekmeğimiz kalmadı!


Bu yazı 233 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans