ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

23.05.2020

YEŞİL BİR ORMANDA

Ömür, Yüksel'i bir arkadaşının dükkânında gördü. Yüksel arkadaşlarıyla makara, düğme, fermuar aldı. Diğer kızlar çok konuşkandı. Yüksel, sessiz, biraz uzak, utangaç duruyordu. Arkadaşlarının takılmalarına hafifçe gülerek başını eğiyordu. Gözlerini indirince düz, siyah kirpikleri yanaklarının üzerine dökülüyordu. Kahverengi gözlerinin içinde bin bir ışık vardı. Ömür bu utangaç kızdan gözlerini ayıramadı. Akşamüstü ayakları onu, çok uzun zaman aramadığı eski arkadaşının dükkânına böyle duygulansın diye mi sürüklemişti?
Kızlar alış verişi bitirip geldikleri gibi şen gülüşlerle dükkândan çıktı. En son Yüksel çıktı. Birkaç adım ilerleyip durdu. Ömür'e utanarak baktı. Ömür güldü. İçinden bir ses, “Şimdi dönüp bakarsa, o da benimle ilgilendi demektir,” diyordu. Arkadaşı omzundan sarstı:
“Nereye daldın öyle Ömür? Söyle bakalım!” Ömür suçüstü yakalanmış olmanın ezikliği içinde:
“Kim bu kızlar? Diye sordu. Tanıyorsun galiba!”
“Teyzemin komşuları. Tanıdıkları için hep buradan alış veriş ederler. Sen en son çıkana mı takıldın?”
“Evet, onun adı ne?”
“Onun adı Yüksel! Çok güzeldir, biraz utangaç. Vay, Ömür Bey, sana kız beğendiremezdik! Kısmet bu güneymiş. Hadi, hayırlısı.”
Arkadaşı omuzlarına dostça bir kaç yumrukla dokundu. Gülüştüler, şakalaştılar, birbirlerine takıldılar.
Ömür her akşamüstü Yüksel'in okuldan çıkışını köşe başında gözlüyordu. Yüksel bazen okuldan yalnız çıkıyordu. Ömür'ü her günkü yerinde bekler görünce belli belirsiz gülerdi. Yüksel önde Ömür arkasında caddeler, sokaklar geçilirdi. Her köşede Yüksel arkasına utanarak bakar, Ömür'ü görünce gözleri yıldızlanırdı.
Ömür, bir gün denemek için her zamanki köşede değil karşıdaki ağacın altında bekledi. Yüksel okul kapısından çıkınca köşeye baktı, gözleri Ömür'ü aradı. Duraksadı, beklesin mi, yürüsün mü, karar veremedi. Önüne bakarak sessizce yoluna devam etti. İlk köşeyi dönerken arkasına baktı. Ömür'ü görünce çok sevindi. Durup bekledi. Ömür hızla koştu. Yüksel'in yanına geldi. Çok heyecanlıydı. Ter içinde kalmıştı. Ne diyeceğini bilemedi.
Yüksel'in yüzü kızardı:
“Gelmeyeceksin sandım, köşede göremeyince. Seni her gün aynı köşede görmeye öyle alıştım ki.”
Bunları söylerken Yüksel'in gözleri gülüyor, sesi titriyordu. Sonunda derin bir nefes aldı. Sanki “Oh, söyleyebildim,” der gibiydi.
Ömür, Yüksel'in elindeki büyük resim tablosunu aldı.
“Ver elindekini ben taşıyayım. Pek de ağırmış. Nasıl taşıyorsun sen bunu?”
Ömür'ün bulduğu gerekçe güzeldi doğrusu, birlikte yürüyebilmek için.
Yüksel:
“Biz her zaman makara, düğme, fermuar, nakış ipiyle uğraşmıyoruz, dedi. Ben resim yapıyorum.”
Ömür şaşırdı:
“Senin okulun dikiş nakış okulu değil mi?”
“Benim okulum Kız Meslek Lisesi! Ben resim yapmayı çok seviyorum.”
“Neler yapıyorsun Yüksel? Bu tablo daha tam bitmemiş!”
“Deniz, dalgalar, kuşlar. Sergimiz var, iki hafta sonra gelirsen, yaptıklarımı, görebilirsin.”

* * *

Ömür sevgisinin yüreğine sığmayacak kadar büyüdüğünü her geçen gün derinden duyumsuyordu. Yüksel'i kısa sürelerde görmek, onunla yürümek, eline dokunabilmek, ışıltılı samur saçlarını seyretmek yetmiyordu. Okulun yılsonu sergisinde Yüksel'in tablolarını görünce derin düşüncelere daldı. Ne çok ağaç, çiçek, çayır, çocuk bahçeleri yapmıştı. Renkler, çimen yeşilinden mavinin tüm tonlarına, eflatundan pembenin, turuncunun tüm tonlarına açılıyor, gökkuşağı tabloya inmiş gibi bakanları büyülüyordu.
Sergiden sonra deniz kıyısında el ele yürürken ikisinin de ayakları yere basmıyordu. Sevinçle, coşkuyla, hafiflemiş duygularla saatlerce yürüdüler. Poyraz, Yüksel'in uzun saçlarını savurdukça Ömür'ün omzuna dolanıyor, çiçek kokuları duyduğu saçlar, aklını alıp havalara uçuruyordu. Ömür yüreğinin kanatlandığını hissediyordu.
“Yüksel, kendimi senin yanında yeşil bir ormanın içinde duyumsuyorum. Bu yürüyüşümüz hiç bitmesin, biz böyle seninle el ele günlerce yürüyelim diye düşünüyorum.”
Ömür rüyalarında sabaha kadar kendisini yeşil bir ormanda Yüksel'le yürürken görüyordu. Çevrelerinde ağaç dalları alçalıyor, bastıkları dal onları bulutlara taşıyordu.
Bulutlarla ağaçların, dağların, denizlerin üzerinde yine el ele dolaşıyorlardı. Güneş doğunca bulut kayboluyor, rüya bitiyordu. Ömür gözlerini sımsıkı yumuyor, uyanmak istemiyordu.

* * *

Ömürle Yüksel evlendiler. İkisinin ailesi birbiri ile sözleşmiş gibi bu evliliğe karşı çıktılar. Düğün, arkadaşlarının hazırladığı çay bahçesinde şarkılarla, oyunlarla gerçekleşti.
Düğünden sonra yaşlı bir kadının evinin bir odasını kiralayabildiler. Ömür'ün maaşı çok azdı.
Her akşam işinden çıkınca bulduğu ek işlerde çalışıyor, eve yorgun dönüyordu.
“Yüksel bu akşamüstü de deniz kıyısında seninle yürüyemedik. Bak, sana yeni boyalar aldım.”
Ömür'ün tüm düşledikleri içinde kaldı. Evini geçindirmek, Yüksel'in yüzünü soldurmamak için var gücüyle çalışıyordu. Tatil günlerinde bulduğu her işe koşuyordu.
Matbaada, pazarcılıkta, sıvacılıkta çalışıyordu. Bunlar hem bedensel hem zihinsel yorgunluk yapıyordu. Yine yorgunluktan zorla uyuyabildiği gecelerde sabaha kadar kendisini Yüksel'le yeşil bir ormanda yürürken, koşarken, uçarken görüyordu. Ömür evde öğrencilere ders vermeye başlamıştı. Yaşamlarında en sevinçli saatler oldu bu ders vermeler. Yüksel yine samur saçlarını savurarak masanın çevresinde dolaşıyor, küçük ikramlarını masaya taşıyordu. Ömür bol bol Yüksel'in gülen yüzünü, gözlerini görüyor, kendini yeşil bir ormanda sanıyordu.


* * *

Yüksel'in yaptığı tablolar çevresinde dağılmaya, tanınmaya, tutulmaya başlayınca arkadaşları ilk sergiyi düzenledi. Satılan tüm tablolarını sahiplerinin izniyle sergiye taşıdılar.
Yüksel gece gündüz yeni eser üretebilmek için uğraşıyordu. Resim malzemelerine para bulmak çok zordu. Kim ona borç verirdi? Saatini, yüzüğünü götürüp sattı.
“Bir gün yine alırım, gönül bağı varken evlilik yüzüğüne ne gerek var? Çalışırken saate bakmak aklıma gelmiyor. Bize saat gereksiz! Ömürle ben saatten hızlı çalışıyoruz!”
Sergi günü yaklaştıkça Yüksel'in yüreğini yetiştirememek kaygıları alıyordu. Sinirli, gergin, huzursuzdu. Ömür yine çok yorgun geliyordu. Zayıflamıştı. Ayaklarını sürüklüyor, dalgınlaşıyordu. Yüksel, Ömür'ün neşesizliğini gördükçe kendisinin de eskisi gibi olmadığını
düşünüyordu. “Bu günler de geçecek“ diyordu.” Ömür, her akşam tablolardaki papatyalara, gelinciklere, unutmabenilere bakıyor, dalgın dalgın başını sallıyordu.
“Yüksel, bir gün kırlara gidelim, hiç eve gelmeyelim! Su istemem, ekmek istemem.
Yeter ki seninle el ele gezelim, durmadan gezelim.
Gözleri doluyor, birbirlerine sarılıyor, öylece kalıyorlardı.
Ömür bir gün Yüksel'in denizi, martıları işleyen başka bir tablosunu görünce hüzünle içini çekiyordu:
“Yüksel, şu martılar gibi deniz kenarında balık tutup yiyemedik. Şu kırlangıçlar gibi uçamadık. Şu dalgalarla kucaklaşamadık. Her geçen gün gülüşlerimiz azaldı. Seni lunaparka hiç götüremedim!”
“Olur mu? Çarpışan otomobillere binip çocuklaşmış, ne çok gülmüştük. Nasıl unutursun?”
Ömür başını salladı:
“Tek eğlendiğimiz gündü o. Yağmura yakalanıp eve gelirken ne güzel ıslanmıştık.”
Yüksel kaygıyla atıldı:
“Sen o günden sonra öksürükten kurtulamadın. Ömür hiç doktora gitmedin. Yüzün çok soldu. Zayıfladın. Yarın doktora git ve beni üzme!”



Yüksel'in sergisi açıldı. Ömür'ün çalıştığı tüm iş yerlerinden, ders verdiği öğrencilerinden ne çok çiçek gelmişti. Birisi bir sepet mor menekşe getirmişti. Sergi salonu menekşe kokuyordu. Menekşe kokusu konukların yüzüne, giysilerine, saçlarına doldu.
Yüksel'in tüm tabloları ilgiyle, coşkuyla seyredildi. Seyredenler salondan ayrılamıyordu. Her tabloya birkaç alıcı çıktı. Arkadaşları şaşırıp kaldı. Yüksel tatlı diliyle her almak isteyene tekrar yapabileceğini anlattı. Ismarlama listesine adını, adresini, telefonunu yazdıranlar kuyruk oluşturunca şaşırma sırası Yüksel'deydi.
“Bunları hemen yetiştiremem! Özenli, titiz çalışıyorum.”
Sergi salonu akşama kadar dolup taştı. Gün batınca salonu kapatabildiler. Mor menekşe sepetini de yanlarına alıp Ömür'ü görmeye gittiler.
Ömür uzun zamandır hastanede yatıyordu. Tetkikler yapılıyor, teşhis konamıyordu.
Ayağa kalkamayacak kadar güçsüzdü.
Yüksel ve arkadaşları en güzel sözlerle, sergi fotoğraflarıyla, mor menekşe sepetiyle
Ömür'ün odasını doldurdu.
Ömür güçlükle yastıklara yaslanıp doğruldu.
“Mor menekşe severim demişsin sen. Patronların bir sepet mor menekşe getirmişler.
Ömür sergi çok görkemliydi. Sen olmayınca hiçbir şeyin tadı olmuyor.”
“Ömür, sana fotoğrafları getirdik.”
Yaratılmaya çalışılan neşe bir türlü coşkuya dönüşmüyordu. Tahlil sonuçlarını doktordan öğrenen Yüksel ağlayarak Ömür'ün boynuna sarıldı. İkisinin gözyaşları birbirine karışırken arkadaşları hüzünle sonucu öğrenmişti. Ertesi gün kanser tedavisi başlayacaktı.

Bu yazı 276 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans