ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

06.06.2020

HURMA ÇEKİRDEĞİ

Hasena gözyaşlarıyla toprağı ıslattığını torunları eteğini çekince anladı.
“Nine susadım!”
“Nine acıktım!”
İhtiyar kadın tümsekteki toprakları son kez elleriyle sıvazladı.
Tümseğin altında yatan sevgili canları göklere bağışladı. Başını bulutlara kaldırdı:
“Siz, ey gökyüzü tanrıları! Bu acıya nasıl dayanıyorsunuz? Toprak acı çekiyor, su acı çekiyor, ağaç acı çekiyor… Ben, torunlarım, tüm insanlar acı çekiyoruz”
Torunlar günlerdir bombardıman gürültüsünden uykusuzdu. Büyümüş gözlerini ninelerine çevirdiler. Hasena ikisine de sarıldı.
“Tamay, Medeyan benim güzel torunlarım. Şimdi size hurma ve su bulurum.”
İhtiyar kadın güçsüz bacaklarını sürükleyerek yıkılan evine girdi. Elinde ağzı kırılmış toprak testiyle çıktı. Torunlarına su içirdi. Kollarının yenleriyle yüzlerini, tozlu saçlarını sildi.
Üçünün gözyaşları birbirlerine karıştı.
“Nine acıktık!”
İhtiyar kadın belindeki kuşağın arasından eski bir kese çıkardı. İçinden iki hurma aldı.
“Alın yavrularım. Biri Tamay'a, biri Medeyan'a.”
Medeyan hurmayı ucundan ısırdı. Gözlerinden yaşlar fışkırdı.
“Nine, hurma ağacımızı bombalar devirmiş. Çekirdeğimi saklamalıyım. Bir gün kurtulursak ekerim. Yine evimizin önünde hurma ağacımız olur.”
Hasena'nın duyarlı kulakları yaklaşan askerlerin ayak seslerini duydu. Bahçedeki fırının içinden ateşleri, külleri dışına çıkardı. Gece karanlıktı. Buz gibi çöl soğuğu üçünün de iliklerini donduruyordu.


Hasena korkulu gözlerle çevresini kolladı. Torunlarını kucaklayıp birer birer fırının içine yerleştirdi. Kendisi de fırının içine girince demir kapağı içerden kapattı. Torunlarına sarıldı.
“Askerler bizi burada bulamaz! Sakın sesinizi çıkarmayın!”
“Nine korkuyoruz.”
“Korkmayın, bana sarılın.”
Korkudan, soğuktan titreyen çocuklar, ılık fırının içinde Hasena'nın dizlerinde
uyuyakaldılar.
İhtiyar kadın kibre, küstahlığa yer olmayan çocuk yüreklerine içinden bin minnet duydu:
“Tanrım, beş bin yıllık Sümerli atalarımızın emek, sevgi, şefkat gibi yüce değerlerini unuttuk! Savaşlar, düşmanlıklar her yanımızı sardı. Güçlüler, güçsüzlere hep acılar çektirdi.
Oğlumu, gelinimi ellerimle gömdüm. Bana iki küçük torunum için güç ver, kuvvet ver.”
Tank seslerinin yaklaştığını duyan Hasena'nın yüreği yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.

Bahçede ezilen cam, çerçeve, ağaç, hayvan seslerine, bomba sesleri karıştı. Civcivlerin çığlıkları yüreğini parçaladı.
Askerler fırının önünde bir an durdu. İçlerinden biri küllerin arasından bulduğu korla sigarasını yaktı. Arkadaşı seslendi:
“George, oyalanma! Burada kurbağalar bile ezilmiş. Yaşayan canlı kalmamış!”
Fırının önündeki asker bir şey arıyormuş gibi çevreye göz gezdirdi. Elindeki silahla fırının demir kapağını birkaç kez zorladı. Hasena korkuyla ayaklarını, sırtını var gücüyle fırının kapağına dayadı. Yüreğinin sesini düşman askeri duyacak diye ödü koptu.
Asker yerdeki her şeye silahıyla ateş ediyor, tekmeler savuruyordu. Hasena yerdeki su testisinin askerin postalları altında ezilişini içi sızlayarak duydu. Durmadan havlayan köpeğin
sesi yediği kurşunla birden kesildi. “Ah, keşke suyu yanımıza alsaydım. Bu bizim son suyumuzdu! Köpeğimizden ne istiyorlar?”
İhtiyar kadın askerin uzaklaşan ayak seslerini duyunca gözyaşlarını koy verdi. Artık ağıtlar yakarak ağlıyordu.


* * *

Ay, yavaş yavaş bulutlardan sıyrıldı. Ay tanrısı Sin, gördüklerine inanamadı. Gözleri acıyla doldu. Babil'in asma bahçeleri yerle bir olmuştu. Prenses Tamay'ın Mardin'deki asma
bahçelerini özlediğini anlayan kral, Dicle boylarını asma bahçeleriyle bezenmesini istemişti.
Prenses Tamay nedimeleriyle flüt, lir sesleri arasında bu bahçelerde gün boyu dolaşır Mardin'deki kehribar üzümlerin tadını özlerdi. Ela gözlerini gökyüzüne kaldırır, safran
çiçeklerinin özlemini çekerdi. Kumral saçlarını çöl rüzgârları savururdu.
İnceliğin, kibarlığın, cömertliğin, tatlı dilin bu güzel prensesi neden bu kadar hüzünlü diye kral üzülürdü. Günlerden bir gün, mühendislerine Mardin'in asma bahçelerinden
Bağdat'ın asma bahçelerine bir kanal yapmalarını söyledi.
Mardin'in yamaçlarındaki üzümler ezilip şarap olunca bu kanal Bağdat'a yaşam tadı taşımaya başladı.
Prenses Tamay sırça kadehteki şarabı içerken kuş cıvıltıları gibi şarkılarla ay tanrısı Sin'e danslar etmişti.
“Şükürler sana yüce Sin! Ülkemizde her yeri ışık kaplasın! Tüm sıkıntılar yok olsun.
Kırlarda zararlı otları yolun. İnsanları incitmeyin. Dokuma tezgâhları sarı safran renginde kumaşlar dokusun. Mardin üzümleri gibi bana mor- eflatun elbiselikler, şallar dokuyun…
Kitaplıklar kurun. Sedef kolyeler, lapis bilezikler işleyin. Asma bahçelerimde yenilsin, içilsin… İnsan, insana işkence etmesin… Yönetenler saygın olsun. Gençler bilginlerin sözünü dinlesin. Ülkemizden karanlık kovulsun. Tüm canlılar mutluluk içinde yaşasın. Neşe, sevinç yaşamımızın özü olsun.”
Prenses Tamay şair Ludingirra'yı çağırmıştı:
“Ey şair! Ey yüreği Mardin'in üzümleri gibi tatlı insan! Biliyorsun neden öğretmiyorsun?”
Ludingirra kara sürmeli gözlerini şöyle bir gezdirmiş Babil'in asma bahçelerinde.
Elinde tuğla tabletleri, ışık insanlarının arasında hem gezmiş hem şiirlerini söylemişti insanlığa.


“Dilimiz, asma bahçelerimiz, bir de inceliğimiz, zarafetimiz yok olmadıkça ışık insanları mutlu yaşayacak, güzeller güzeli prensesim Tamay.”

* * *

“Biliyorsun neden öğretmiyorsun?”
Medeyan bunları sayıklayarak uyandı. Demir kapağın kıyısından sızan gün ışığı
hafifçe fırının içini aydınlatıyordu. Kardeşinin kara kıvırcık saçları kendi saçlarına karışmıştı.
Tamay'ı hafifçe itti. Ninesi sıçrayarak uyandı. Torunlarını kucakladı. Geceyi anımsadı.
Gözlerinden yaşlar boşandı.
“Biliyorsun neden öğretmiyorsun nine?”
Hasena torununun kara gözlerindeki ışıklara baktı. Kendini toparladı. “Bu geceyi geçirdik, ama yarın gece ne olacak,” diye düşündü:
“Neyi biliyorum kara gözlerine kurban olduğum? Neyi biliyorum? Bilsem… Ah bilebilsem.”
Medeyan avucunu açıp hurma çekirdeğini gösterdi:
“Nine rüyamda hurma çekirdeğimi bahçemize ektim. Bana şair Ludingirra avuçla su verdi. Sonra ağacım büyüdü, büyüdü kocaman bir ağaç oldu, gökyüzüne ulaştı. ‘Biliyorsun neden öğretmiyorsun,' dedi.”
Tamay kıvırcık kirpiklerinin arasından sevgiyle baktı. O da avucunu açtı. Hurma çekirdeğini tüm gece sımsıkı tutmuştu.
“Nine bak çekirdeğimi kaybetmedim. Bugün ekelim. Hurma ağacımız yıkıldı. Çok üzülüyorum. Ağacın üzerindeki leylek yuvası da yıkıldı. “
Hasena bir karar verdi. Çocukları alıp hemen buralardan uzaklara gitmeliydi. Topların ulaşamayacağı yerlere… Prenses Tamay'ın ülkesine. Mardin'in asma bahçelerine. Safran bahçelerine. Deyrülzaferan bahçelerine. Sevginin yüceltildiği kent Mardin'e.
Hasena demir kapağı ağır ağır açtı. Başını uzatıp çevreyi korkuyla gözledi.
Torunlarından önce fırından kendisi atlayıp indi. Yerde ezilmiş civcivleri gördü. Uzaktan silah sesleri geliyordu. Seslerin geldiği yerde petrol kuyuları acı bir koku salarak yanıyordu.


İhtiyar kadın torunlarını kucaklayıp fırından yere indirdi. Hava yanık petrol, toz, saman kokuyordu. Çöl sıcağı tüm yapışkanlığı ile üzerlerine çöktü. Çocuklar yerde can çekişen köpeklerine sarılıp ağladı… Yolda vurulmuş leylekler içlerini parçaladı…
İhtiyar kadın çocukları sürükleyerek yollarda koşmaya başladı. Tepelerinde sürekli bir yerlere düşen bombalar uçuşuyordu. “Dicle kıyılarına varmalıyım! Dicle kıyılarına varmalıyım! Sazların arasına saklanırız! Hiç değilse su buluruz.” Hasena var gücüyle çocukları sürükledi. Tamay'ın ayağı takılıp düştü. Medeyan yerden bir şey aldı.
Nine, kardeşimin ayağına bu tabak takılmış, bak!”
Hasena Tamay'ı kucağına alırken Medeyan'ın elinde kırmızı topraktan kenarları sonsuzluk motifi ile süslü bir çanak gördü.
“Ah, altı bin yıllık Samarra seramikleri! Müzemiz! Yoksa hepsi yok mu oldu? Aman tanrım müzemizi soyuyorlar!”
Sürüklenir gibi koşarken havada patlayan bomba üçünü de bir köşeye fırlattı. Hasena toz duman arasında kendisine doğru sürünerek gelen Tamay'ı gördü. Tozlar yatışınca müzenin kapısındaki kanatlı boğa heykelinin parçalanmış ayaklarını seçebildi. Tell Asmar'ın kocaman gözlü dua edicilerinin heykellerini yağmacılar torbalara dolduruyordu.
Hasena sağ taraftan bir inilti duydu. Medeyan kanlar içinde yatıyordu.
“Nine kollarım nerede? Nine hurma çekirdeğimi düşürdüm. Daha Dicle'ye gelmedik mi? Hurma çekirdeğimi ekemedim. Ninecim canım çok yanıyooor.”
Tamay tozların arasında hurma çekirdeğini buldu, iki avucunu da sımsıkı yumdu.
Hasena boğazı yırtılırcasına bağırıp ağıtlar yaktı.
“Bunca acıya nasıl katlanayım? Ey gökyüzü, sen nasıl katlanıyorsun? Biliyorsun neden öğretmiyorsun?”
Askerlerin ayak seslerini duyan Tamay elindeki hurma çekirdeklerini ağzına atıp yutuverdi. Korkudan titremeye başladı.

Bu yazı 262 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans