ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

18.11.2020

KUŞLAR SÖYLEDİ

Sevgili öğrenciler,
Size çocukluğumu anlattığım bir öykümü armağan olarak gönderiyorum. Siz de yaşanmış anılarınızı öyküleştirin. Böylece yazma yetiniz gelişir. Başarılar dilerim.
Gözlerinizden öperim.



Çocukluğumun en güzel anıları, annemin sağlık görevlisi olarak çalıştığı merkez köyde kardeşlerimle birlikte yaşadıklarımdır. Köyün en göz alıcı yeri, evimizin ve ilkokulun bulunduğu yerde başlayan sonsuz çayırdı. Yazın harmanlar buraya kurulurdu. Bizim için çok heyecanlı bir yaz eğlencesiydi harmanlar. Kışın koyunlar otlardı bu çayırda. Koyun sürüleri, yemyeşil çimenler üzerinde beyaz kümeler halinde çayırın en güzel süsü olurdu. Hele kuzuların sesleri, çayırda otlara gömülüşlerini, zıplayıp oynayışlarını seyretmeğe doyamazdık.
Karlar eriyince çayırın otları yeşerirdi. Köyün kadınları ellerinde sepetleri, bağ bıçakları ile çeşitli otları toplarlardı. Bu otlardan yemekler, börekler, gözlemeler yaparlardı. Ot toplamayı neşeli bir eğlenceye çeviren kadınlar türküler söyler, coşunca da oynarlardı. Biz üç kardeş, köy çocukları ile beraber onların arkasından hiç ayrılmazdık. Evde kavurup getirdikleri kavurgayı bizim ceplerimize doldururlardı.
Kavurga, bize çok tatlı gelirdi. Söyledikleri türküler bugün bile ezberimde; sözleri, ezgileri kulaklarımda. Topladıkları otların çamurlarını, bizim oturduğumuz evin yakınındaki pınarda yıkarlar, sepetlere doldurup suları süzülsün diye beklerlerdi.
Beklerken birbirlerini ıslatır gülüşürlerdi. “Hıdırellez eğlencesi, bolluk olsun,” derlerdi.
Çocukları da ıslatmakta çok ustaydılar. Ellerinden kurtulamazdık.
Bir yaz günü, bu çayırda yapılan yağlı pehlivan güreşlerine babam bizi de götürmüştü. Davullar çalarken pehlivanlar el çırpıp zıplayarak birbirlerine meydan okuyan duruşlarını, izleyenlere sergiliyorlardı. Köy halkı, yaşlı-genç, kadın-erkek nefeslerini tutarak güreşleri heyecanla izlediler. Güreşler bitince davullar daha canlı çaldı. Köyün delikanlıları harmandalı, çiftetelli ve zeybek oyunları ile çayırdaki neşeyi doruğa çıkardılar. Tüm köy halkı, hepsi çayıra doluşup halkalar halinde dizilerek oyunları seyrettiler.
Böyle günlerde ve düğünlerde, köye şehirden elma şekerci, koz helvacı (cevizli helva), renkli macun, yazın dondurma satanlar gelirdi. Çocuklar annelerine, babalarına, büyüklerine bunlardan aldırabilmek için diller dökerek yalvarırlardı.
“Ana, elma şekeri isterim. Bunlar her zaman köye gelmiyor. Ne olur bu elma şekerini, bana al.”
Bir başkası:
“Baba, bana koz helva (cevizli helva) alsana!”
Bir başkası da ninesini elinden tutup sürükleyerek getirmiş, yalvarıyordu:
“Nine, şu macunun renklerine bak. Gökkuşağı gibi. Ne olur kardeşime de bana da alıversen?”
Büyükler önce nazlanırdı, almamak için direnirlerdi. Ancak çocukların aşırı istekli olması, yalvarışları, yüzlerindeki ifade büyükleri istenilenleri almaya zorlardı.
İstedikleri alınan çocuklar, hemen kalabalıktan uzak köşelere dağılır, alınanları sessizce yerlerdi.
Çayıra yakın bir düzlükte büyük kazanlarda yemekler pişirilirdi. Köyün aşçıları bu konuda çok hünerliydi. Yemekler için gerekli ürünler imece yöntemiyle köylüden
toplanırdı. İmece yöntemi; ortaklaşa yapılan işlerde köylünün gücünün yettiği kadar maddi yardım yapması, harcamaların paylaşılması demekti. Herkes gücüne göre
hayvan, bulgur, pirinç, şeker, un, nohut, yağ gibi ürün ya da para verirdi. Böylece güreş şenliklerinin harcamaları birlikte karşılanmış olurdu.
Güreşlerden sonra geniş sofralar kuruldu. Önce köyün yaşlıları ve gelen konuklar; keşkek, etli pilav, börek, zerde, höşmerim ile ağırlandı. Sonra pehlivanlar ve gençler kurulan sofralarda tatlı sohbetler ederek yemeklerini yediler. Daha sonra köy halkı, çoluk çocuk hep birlikte kurulan sofalarda, gülüşler ve şakalarla yemeklerin
tadını överek yediler, doydular.
Güreşleri kazanan pehlivanlara hediyeleri verildi, köyün ana yola bağlandığı yere kadar uğurlandılar. Davulcular da yemeklerini yedikten sonra çevredeki sandalyeler toplandı ve herkes evlerine doğru dağıldı. Günlerce bu güreşlerden duyulan heyecan, o günün güzelliği ve gelen konuklar konuşuldu.
Babam Balıkesir'de valilikte memurdu. İşine bisikletiyle giderdi. Onun her gün, işinden dönüşünü sabırsızlıkla beklerdik. Babam, yaz sıcağında yedi kilometrelik bisiklet yolculuğundan sonra eve yorgun dönerdi. Biz, “Ne olur baba bizi harman yerine, dövene binmeye götür,” diye yalvarınca yüzü güler, sırtının teri kurumadan
bizi harman yerine götürürdü. Poyraz rüzgârının estiği günlerde: “Şimdi, harman sahipleri harmanlarını savurur, tanesinin samandan ayrılmasını sağlarlar. Bu poyraz
rüzgârı çok kıymetli onlar için. Ben sizi poyrazın esmediği günlerde harmana götürürüm.” derdi ve o gün bizi dere kenarında gezdirir, pek çok hayvan masalı anlatırdı.
Babam herkese sevgi ile davranır, onlarla tatlı tatlı söyleşirdi. Herkes arkadaşıydı, herkesin sevdiği insandı. İş arayanlar babamdan yardım isterlerdi.
Bazıları şehirde hangi avukata gidelim ya da hangi doktora gidelim diye babamın düşüncelerine değer verip sorarlardı.
Harman yerine gidince, güzel sözlerle bizi dövene bindiren amcalar, önce övendire ile hayvanların nasıl yönetileceğini öğrettiler. Sonra çardağın gölgesinde babamla tatlı bir söyleşmeye daldılar, bizi unuttular. Bu söyleşiyle kanımca, hem onlar hem babam biraz dinlenmiş oldu.
Biz dövenle dönerken sırayla sapların üzerine atlar, yuvarlanırdık. Dövenin keskin çakmak taşlarının arasında ezilen saplar, öyle yumuşak, yaylı minder gibiydi ki üzerlerinden hiç kalkmak istemezdik. Bu bizim heyecan duymak için yarattığımız en tatlı oyundu. Öküzler, sapların üzerinde dönüşü tamamlamadan attığımız taklalar çok
hoşumuza giderdi. Atları da dövene koşarlardı ama atlar çok hızlı döndüğü için biz korkar, hep öküzlerin çektiği dövene binerdik.
Çevre harmanlardaki gençlerin söylediği türküleri, durup dinlemekten çok hoşlanırdık. Zeybek, harmandalı oynayanlar, orak biçmekten gelenlerle, ninelerinin harmancılara gönderdiği yoğurtlu mantıyı yiyip coşanlardı. Harman ve tarla sahibine saygıdan oynarlardı. Bu, “Harmanın kutlu olsun! Ürünün bereketli olsun!” demekti.
Harman yerinden ne zaman ayrılacağımızı babam iyi bilirdi:
“Haydi, bakalım eve dönme zamanı geldi. Oyununuz çok tatlı ama anneniz bizi bekler. Akşam yemeği zamanı geldi. Halil Amcanıza teşekkür edin ve ayrılalım buradan. Onların şimdi samanı savurup taneleri ayırma zamanıdır, poyraz çıktı,” derdi.
Halil Amca ve karısına iyi akşamlar dileyip teşekkür eder ayrılırdık, ama gözlerimiz harman yerinde kalırdı. Ayrılırken üstümüzdeki sap ve samanları
silkelesek de yine harmanın sap, saman kokusu bizi hiç bırakmazdı. Annemle anneannem “Harman kokulu çocuklarımız,” diye bizi öperler, yıkarlardı.

Babam bizi azmağa da götürürdü. Azmak, köylülerin çayırın kuzeyinde kazarak sonradan oluşturdukları bir bataklık ya da yarı gölet görüntüsünde bir su birikintisiydi. Köyün içindeki üç ayrı pınarın su arkları, gece gündüz, bu azmağa ve çayıra suyu taşırdı. Burada mandalar bütün gün suyun içinde serinler, akşam olunca sahipleri onları ahırlarına götürür, besler, sütlerini sağardı. Mandalar iri hayvanlar olduğu için derileri güneşten çok etkilenmesin diye sulu alanda dinlendirilirdi.
Babam mandalara laf atar, şakalar yapardı. Biz de kıkır kıkır gülerdik.
“Baba, sana hiç cevap vermediler. “Mööö”, demesini biliyorlar sadece. Sen onların dilini anlıyor musun?”
Babam daha çok gülerdi.
“Bana bakıyorlar ya o yeter. Cevap o bakışta var. Bana ne dediklerini size söyleyeyim mi?”
Biz de heyecanlanır “Söyle, baba” derdik.
“Bu çocukların çok sevdiği kaymağı, tereyağı bizim sütümüzden yapıyor köyün kadınları. En çok kaymak veren süt bizim sütümüzdür,” diyorlar. Evet, Ayşebacı
Köyü'nün kadınları kaymak yapmakta ustalaşmıştı! Şimdi Ayşebacı Köyü, “Kaymak” merkezi olmuş.
Gülüşerek oradan ayrılırdık. Çayırda en sevdiğimiz yer papatyaların diz boyu olduğu yerdi. Papatyaların üzerine yatar gökyüzüne bakardık. Beyaz bulutları tavşana, kediye, köpeğe, file, aslana benzetir eğlenirdik. Papatyalar, küçük olduğumuz için bize, yumuşak, eğlenceli yatak gibi geliyordu.
Babam bulutlarla da konuşurdu. Onun hayalleri bizimkinden zengindi. Her zaman bulutlardan masallar yaratırdı.
“Bakın şu taraftaki buluta, dört doru atın çektiği süslü arabayı, görüyor usunuz? İçinde buraların en güzel saçlı prensesi var. Prensesin erkek kardeşleri, arabayı bulutların üzerinden saraya doğru uçuruyorlar. Arabanın içindeki güzel prenses de sizin ablanız.”
İlkokul, bulunduğumuz yere çok yakındı. Babam okula bakar, bacadaki kuşları görür, bize şunları anlatırdı:
“Kuşlar, neden okulun bacasına konup size bakıyor biliyor musunuz? Bu çocuklar çok okuyacak biraz onları seyredelim. Üçü de birbirinden akıllı ve çalışkan, diyorlar, işte sizi tanıyan kuşlar karşınızda, onlara bakın ve el sallayın “
Biz de hem güler hem el sallardık. Sevgi dolu güzel babam, bize ilginç masalları yaratan, yol gösteren en büyük hayal kurucuydu. Babam çok şiir bilir, çok güzel şiir okurdu:
“…bir ağaç, bir kuşa
Nerelisin diye sormaz,
Sadece kuşun söylediği
Şarkıyı dinler.
Halil Cibran (İranlı şair)
Biz, kardeşlerimle yumuşacık yatak yaptığımız papatyaların kokusu burnumuzda, aklımız bulutlarda, koşarak evimize giderdik. Sonsuz çayırın renklerine
döner döner bakardık. Annemle anneanneme anlatacak ne çok konu biriktirmiştik.
Babam eve girmeden önce bize son şaşırtmacasını yapardı.
“Siz bugün çamurlarla oynamış çanak-çömlek yapmışsınız.”
Küçük kardeşim hemen atılırdı, ağlamaklı sesiyle.
“Baba, kim söyledi sana? Biz ellerimizi, yüzümüzü yıkamıştık!”
Babam ünlü kahkahaları ile gülerdi:
“Kuşlar söyledi!”


Biz şaşırır, birbirimize bakar, havaya zıplar ellerimizle “olmaz işareti” yaparken şöyle derdik:
“Hayırrr… Kuşlar bizim arkadaşımız. Bizi çok severler.”
Babam üzüldüğümüzü görünce gülmeyi bırakırdı küçük kardeşime:
“Turhan, yanıma gelir misin sen benim? Bak kollarının, kulağının arkası ve hepinizin ayakkabıları çamur içinde. Bunları yıkamayı unutmuşsunuz!”
Biz hemen birbirimizin üstünü, başını gözden geçirirdik. Babamızın haklı olduğunu gördük!
Babam yine ünlü kahkahalarını koyverir ve bizi evimizin önündeki pınara yollardı:
“Haydi, şimdi kendinizi ıslatmadan temizlenin, sonra eve gelin. Bir daha kuşlara dikkat edin, sizi gözlediklerini unutmayın!”
Biz pınara doğru koşarken, “Bir daha birbirimizin üstünü başını gözlemeye sözler verdik. Eğer unutmazsak!” Babamızın gülen sesi hâlâ kulaklarımızdaydı…
Akşam yemeğimizi yedik. Radyoda “Masal Saati” vardı. Her hafta hiç unutmadan dinlediğimiz bu masalları dinlerken uyuyakalmışız. Babam bizi kucağında taşıyıp yataklarımıza yatırmış.
Ertesi gün annem Üçpınar Köyü'ne, çocuklara aşı yapmaya giderken bizi de götürdü. Yakın olan Köseler Köyü'ne de böyle yürüyerek geçen hafta gitmiştik.
Küçük sel deresinin en dar yerinden taşlara basıp annemin elini sımsıkı tutarak geçtik. Şimdi yaz, yağmur yağmayınca küçük derelerin suyu kuruyordu.
Yollarda birbirimizle yarıştık. Koştuk, hopladık, çimenler üzerinde taklalar attık.
Anneannemize kır çiçekleri topladık. Annemin çantasına koyduk.
Annem, muhtar odasında çocuklara aşı yaparken biz, köyün çayırında istediğimiz gibi oynuyorduk. Bugün yine başka bir çayırdaydık. Köy iki derenin arasında tepelerden ve kayalardan oluşan çok sevimli bir yerdi. İnsanları da sevimli ve güleçti. Bu köyün koyun sürüleri çoktu. Peynir ve domatesi ile ünlüydü.
Babam:
“Üçpınar Köyü, Çanakkale Savaşı'na bir manga gönüllü asker yollamış, hepsi de şehit olmuşlar. Gazileri de çoktur,” derdi.
Annem çocuk aşılarını bitirince, köylüler tepenin başına kadar bizi uğurladılar.
Bu eski bir gelenekti. Köye gelen konuklar ağırlanır ve giderken uğurlanırdı.
Biz de kardeşlerimle şarkılar, marşlar, türküler söyleyerek Ayşebacı Köyü görününceye kadar yürüdük. Karşıdan köy görününce koşmaya, tekrar yarışmaya
başladık. Bir de ne görelim, babamız bisikletiyle Balıkesir'den dönmüş, küçük derenin kenarında bizi bekliyor.
“Yaşasın babamız bizi karşılamaya gelmiş,” diye sevindik.
Hepimizin elinden bu defa babam tuttu. Derenin içine düz, kocaman taşlar yerleştirmiş, bizim için hazırlık bile yapmıştı. Babamın elini tutup taşlara basarak ıslanmadan karşıya geçtik. Babam hepimizi öptü. Bize sarı leblebi getirmiş.
Ceplerimize doldurduk. Hem yedik hem konuştuk. Küçük kardeşimizi her zamanki gibi bisikletinin arkasına bindirdi babam. Evimize kadar şakalar, gülüşler arasında
yürüyerek döndük. Biz, Üçpınar Köyü'nde çayırda çocuklarla nasıl oynadığımızı anlattık, babam da şehirde gördüğü ilginç, gülünç olayları anlattı. Bizi yine bol bol
güldürdü.
Anneannemiz, bize sevdiğimiz yemekleri yapmıştı, sevmediğimiz yemek var mıydı, diye düşündüm. Yemek seçmezdik. Yemekten sonra annem sırayla hepimizi
yıkadı. Daha giyinirken uykumuz geldi. Radyoda türküleri dinlerken hemen yataklarımıza uzandık. Sabahleyin uyanınca aramızda rüya anlatma yarışları
yapardık. Anneannemiz hepimizi dikkatli dinlerdi. Sonra yorumlar yapar ve öğütler verirdi. Ortanca kardeşim Hayrettin, rüyasında uçaklara bindiğini anlatırdı. ”Pilot nasıl
olunur anneanne,” diye her zaman sorardı. Pilot olmak, dünyayı dolaşmak, merak ettiği yerleri görmek istiyordu. Büyüyünce çok başarılı bir pilot oldu. Pilotlar yetiştirdi.
Kahvaltımızı yaparken küçük kardeşim bahçeye çıkmıştı. Birden çığlık atmaya başladı. Anneannem hızla masadan kalktı ve bahçeye koştu. Biz de arkasından.
Küçük kardeşim ağlayarak:
“Anneanne kumrunun ayaklarına ip dolanmış çok zor hareket ediyor.”
Bunları hıçkırıklar arasında söyledi kardeşim:
“Şimdi ne olacak? Yem yiyemeyecek mi? Ya, hiç uçamazsa bu kumru?”
Kardeşim ağlarken bunları ve pek çok soruyu sayıp döküyordu. Anneannem kardeşime sarıldı. Sonra kuşlar için biraz yem koydu.
“Siz, hiç merak etmeyin. Bir yolunu bulur ayağını sıkan bu misinadan kurtarırız. Bunlar her yerde gezer yem ararlar ama insanlar da tehlikeli şeyleri ortalığa
atmasınlar, hayvanların nasıl zarar göreceğini düşünsünler,” derken çok üzgündü.
Hepimiz kumrunun yem yerken zorlandığını, yürümekte zorluk çektiğini gördükçe yumruklarımızı sıktık. Yüzümüz asıktı. Gözlerimiz dolu doluydu. Annem
gözyaşlarını siliyor. Anneannemiz şimdi ağlıyordu, küçük kardeşime “Bak sana ne saklamıştım, onu göstereyim,” deyip içeriye götürdü. Bize de “Hadi, durmayın.
Arkamdan gelin,” anlamında eliyle işaret yaptı.
İçeriye girince kardeşimin önüne, renkli boncuklarla dolu bir kutu koydu.
“Haydi, bunlardan süsler yapalım. Siz, evcilik oynarken süsleriniz hazır olsun.”
Annem, elinde her zaman okuduğum “Eflatun Cem Güney” in masal kitabıyla geldi, kitabı bana verdi:
“İncilâ, kardeşlerine en sevdikleri masalı okur musun?” dedi.
Ben masalı okumaya başlayınca kardeşlerim ellerindeki boncuklarla hem oynadılar hem merakla beni dinlediler. En sevdikleri kitap buydu. Ağlamayı unuttular.
Annem ile anneannem bizden daha uzak bir köşeye çekildiler. Taze fasulyeleri ayıklarmış gibi yapıp, fısıltıyla kuşu nasıl kurtaracaklarını konuştular. Yüzlerinden çok
üzgün oldukları belliydi. Bizden gizleyerek ara sıra gözlerini sildiklerini görüyordum.
Gün boyu babamın eve dönüşü, sık sık saate bakılarak beklendi.
Babam gelince hepimiz heyecanla “Ayağı Yaralı Kuş”un acısını, ayağını sürüklediğini, uçmakta zorlandığını anlattık. Çözümü ondan bekledik. Sanki babam
mucize yaratan bir güce sahipti, bizim gözümüzde. O da çok üzüldü.
Gece boyu başka konu konuşulmadı. Hepimiz kederliydik. Ayağı yaralı kuşumuz şimdi başka hayvanlara yem olursa, kaçamadığı için tehlikeli hayvanların tuzağına düşerse… Pek çok acı olay yaratıp sonra daha çok üzülmeye başlıyorduk.
Ertesi sabah kuş sesleri ile uyanınca bahçeye koştuk ama ayağı yaralı kuş gelmemişti.
Bir hafta kuşların içinde ayağı yaralı kuşumuzu aradı gözlerimiz. Günün her saatinde, kuş sesleri çoğalınca bahçeye boşuna koşup belki gelmiştir, diye özlemle
bekledik, çok meraklandık.
Anneannem kuşumuz geldiği an, hazırladığı masa örtüsü ile onun üzerini hızla örtüp kucağına alacaktı. Bu planda hepimizin görevini belirledi. Ben makası kolay bir
yerde bulundurup hemen ayağındaki misinayı kesecektim. Annem pamuk ve temizleyici ilâç ile yaralarını iyileştirmek için üzerine düşeni yapacaktı. Kardeşlerim de
annemin yardımcıları olacaktı.
Günlerden sonra bir sabah kuş sesleriyle uyandık. Kardeşimin sesi kuş seslerini bastırıyordu.
“Kuşumuz geldiii. Uyumayııın.”

Elinde su şişesi ve yem dolu tabak vardı. Kuşların ortasında ayağı yaralı kuş yemleniyordu. Kardeşimin sevinci hepimizi şenlendirdi. Çok hızlı hareket eden anneannemi, kucağındaki masa örtüsünün içinde kuşumuzla görmek bizi çok şaşırttı.
Ben, kuşun ayağındaki üst üste dolanmış misinayı kesip attım. Annem hemen sağlık bakımını yaptı. Kuş, kurtulmak için çırpınırken tüyleri çok döküldü. Zaten küçülmüş,
zayıflamış, bakımsız kalmıştı. Daha fazla kucağında tutmak istemeyen anneannemiz onu salıverdi. Hepimiz dolu gözlerle birbirimize baktık, kendimizi avutmak için
birbirimize sarıldık.
Her gün gökyüzüne bakıp yolunu gözledik. Ayağı yaralı kuşumuzu, çok merak ettiğimizi diğer kuşlara anlattık:
“Ne olur, arkadaşınıza söyleyin de bizi merakta bırakmasın, gelsin,” diye, diller
döktük. Kuşumuz, bizi kuşlarla konuşup, dertleşen çocuklara döndürmüştü.
Çok aydınlık bir sabah yine küçük kardeşimin sesiyle uyandık:
“Müjdeee… Müjdeler olsun. Kuşumuz geldiiii…”
Anneannemiz elinde bir tepsi cevizli kurabiye ile sevinç içinde bahçeye çıktı:
“Kuşlar, bizim onu çok özlediğimizi kumruya söylediler, güzel çocuklarım. O da uçup geldi. Önce benim onu birden yakalamam kuşu ürkütmüştü. Sonra düşününce
bize güvenmeye başladı, bir de burada bol yem vardı. Bizi daha çok üzmeden geldi ve kavuştuk. Kuşumuz şimdi sapasağlam. Serçelerin, kumruların arasında yem yiyor.
Şimdi siz de gelin kurabiyeler, soğumadan yemeye başlayın.”
Ellerimizi birbirimizin eline sevinçle çarparken “KUŞLAR SÖYLEDİ” diye şarkı söyleyip kardeşlerimle döne döne danslar ettik. Annem ile anneannemiz de bize
katılınca sevinçli sesimiz o güzel çayıra yayıldı.

Bu yazı 136 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans