ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

07.12.2020

FİGEN

Sevgili Öğrenciler,

Size engelliler haftasında bir öğrencimi anlattığım öykümü gönderiyorum. Okuyunca düşünmenizi, bizim neler yapabileceğimizi hatırlamanızı istiyorum. O öğrencim liseyi de başarı ile bitirdi ve şimdi çalışıyor. Beni görünce hep yolun karşısından bile koşup sarılır. Hepinize başarılar dilerim. Gözlerinizden öperim. 


Figen ellerini tam kullanamıyor. Yürürken ayakları birbirine dolanıyor, yan yan yürüyor. Bedeni eğri büğrü görünüyor. Hızlı yürüyemiyor. Merdiven çıkarken zorluk çekiyor. Okul çantasını sürükleyerek taşıyabiliyor.

Konuşmak, onun en sevdiği şey; o konuşurken dinleyenler yüzlerini buruşturuyor,  Sözcükleri kolay çıkaramıyor, söyleyemiyor. Hızlı konuşamıyor. O ne güzel yazılar yazmak isterdi...  Masallar, şiirler, öyküler... Hele fıkralar... Fıkralar yazmak isterdi! İnsanları hep güldürmek isterdi. Gülmeyi de çok seviyor. Güler yüzlü olduğu için arkadaşları onu hiç yalnız bırakmıyorlar.

Yazarken parmaklarını yönetmek çok zor, satırların arasına harfleri düzgün yazabilmek için gayret ediyor. Rüyalarında kar gibi beyaz kâğıtlara yazılmış, inci gibi yazılar görüyor. Durmadan yazıyor, konuşuyor; sınıf arkadaşları onu alkışlıyorlar...

Yine rüyalarında, sık sık, ayaklarında süslü, kırmızı ayakkabılarla kendisini kırlarda koşarken görüyor. Gökkuşağı renginde bir top var kucağında, bütün arkadaşlarını peşinden koşturuyor. Ona kimse yetişemiyor. Sonra kucağındaki topu en sevdiklerine atıyor. Arkadaşları, topu yine Figen'e atıyorlar. Çok uzak yerlere koşan o. Hiç kimse onu geçemiyor. Erdal bile...

Erdal, ona hep çelme takar. Kış aylarında son dersten çıkıldığında hava kararmış oluyor. İşte böyle günlerden birinde,  okul çıkışında Erdal, çamurlu bir yerde Figen'e çelme takıp, yere düşürdü. Arkadaşları koşup yardım etmese, yerden kalkamazdı. Çantası, paltosu, elleri, dizleri çamurlandı.

Annesi, Figen'i birkaç gün akşamüstü okuldan almaya geldi. O, korktuğunun bilinmesini istemiyordu. Annesinin her akşamüstü onu almaya gelmesi, arkadaşlarının gözünde küçülmesine yol açabilirdi. Sınıftaki en iyi arkadaşı Perihan'ın ailesi onların mahallesine taşınınca, okula onunla gidip gelmeye başladı. Perihan'ın babası iri, yarı bir kasaptı. Arabasıyla onları almaya okulun önüne gelince görüntüsünden, Figen'i üzen bütün çocuklar ürktüler. Erdal da ortalıkta görünmedi. Erdal'ın kabahatleri çoktu. Daha önce yine onu böyle yere düşürdüğü bir akşam,  Figen'in dizi taşa çarpmıştı. Eve gidinceye kadar dizi hep kanamış, canı çok yandığından eve ağlayarak girmişti. Annesi dayanamamış, ertesi gün öğretmenine her şeyi anlatmıştı. Perihan'la babası işte böyle zor bir zamanda hızır gibi yetişmişlerdi.

Erdal onu yerlere düşürünce, çevresine topladıklarıyla birlikte çok gülerler, “Sarsaakkk... Serseemmm...”  diye, ellerini çırparak, alay ederlerdi.  Hepsinin alaycı gülüşleri çok gücüne giderdi. Üzüntüsünden, günlerce yemek içmek istemezdi.  Annesine, babasına göstermeden gizli gizli ağlardı.  O, tüm arkadaşlarını seviyor da onlar onun engelli oluşunu anlamıyorlar diye içinde dayanılmaz acılar duyardı.

Figen her gece yatağına girince,  “Bir mucize olsa da yarın diğer çocuklar gibi oluversem, güzel konuşabilsem... Çevremdeki herkes bana gülümseyerek, sevgiyle baksa”  diye düşünürdü. İçinde fırtınalar kopardı. 

Televizyonda, buz üzerinde patenle dans edenlere bakar, özenirdi. Dans etmek isterdi. Üzerinde tülden elbiseler, başında uçuşan kar gibi kurdelelerle durmadan uçmak isterdi. Kelebeklere imrenirdi. Figen keşke bir kelebek olsaydı. Ayaklarına gereksinme duymazdı, o zaman. Kanatlarını çırpar, dallara, çiçeklere konardı. Hiç yerlere düşmezdi!

Rüyalarında dans ediyordu sık sık. Annesi ona en güzel elbiseleri dikiyordu. Etekleri taftadan kabarık, incecik beline oturan elbiseler. Ayaklarında parlak, küçük ve zarif ayakkabılarla o durmadan dans ediyordu. Yılsonunda okulun temsillerinde dans eden bir prenses oluyordu... Arkadaşları, başına kır çiçeklerinden taçlar takıyorlardı... Temsil bitince arkadaşları, öğretmenleri onu alkışlıyor, yanaklarından öpüyorlardı...

Figen uyanınca önce yorganın altında bacaklarını yokluyordu. Hayır, düzelmemiş, hep aynı... Ellerine bakıyor, hep aynı... Kalkıp aynada kendisine bakıyor, bir şeyler söylüyor, yüzü bin bir kıvrılışlar içinde, zor konuşabiliyordu.

O, hep böyle mi yaşayacaktı? Neden diğer çocuklar gibi konuşup, yazamıyordu?

Geçen gün önlüğünün kopan düğmesini “Ben dikeceğim” dedi annesine. Annesi güldü, sevindi, 

“Olur kızım. Benden daha sağlam dikersin. Keşke, iki kardeş bu tür işleri üzerimden alsanız! Ben de daha az yorulurum. Bazen işleri yetiştirip bitiremiyorum,” dedi.

Figen düğmesini dikmek için çok uğraştı. Sonunda önlüğünün düğmesini dikti.   Annesi beğendi. İpi iki kat yapmıştı. Annesi  “çok sağlam olmuş “ dedi.  Figen'e bir heves geldi. Evde toz almaya, salata yapmaya başladı.  Annesi, söz arasında babasına, Figen'in marulları ne kadar temiz yıkadığını anlattı.   Babası da,

“Zaten son günlerde salatalar daha tatlı olmaya başladı. Bundan sonra, bu evde Figen'den başkası salata yapmasın,” demez mi? Figen sevinçten uçtu.


İlkokulu bitirince, annesiyle babası Figen'i ortaokula yazdırmadılar. “Bu kadar yeter”  dediler. Mahalledeki arkadaşları her sabah okullarına giderken, o boynunu büker, pencereden onlara bakardı. Akşamüstü neşeli gülüşlerle eve dönüşlerini,   imrenerek seyrederdi. O da onların arasında olmak, gülmek, konuşmak isterdi. Okula gitmeyi çok istiyordu. Günlerce düşündü. Okula giderse, okul bitince bir işi olursa, geleceğini güvenceye almış, güzelleştirmiş olurdu. Bir gün annesine,

“Anne, beni ortaokula göndermiyorsunuz ama siz ölürseniz, ben ne yaparım? Bana kim bakar? Geçimimi kim sağlar?  Okumak istiyorum. Arkadaşlarımın arasında olmak istiyorum, beni horlasalar bile... Evde canım sıkılıyor.”

Babasıyla annesi uzun süre düşünüp konuştuktan sonra Figen'in haklı olduğunu gördüler. Figen'i evde korumak çare değildi!  Okuyarak bir iş sahibi olabilir, gelecekte kendisine bakabilirdi!

Bu düşünceler, tartışmalar ve hak vermelerle bir yıl geçiverdi. Ertesi yıl okulda kayıtların başladığı günlerden birinde babası,

“Figen, engelliler telefon santrallerinde falan görev yapıyormuş. Öyle duymuştum. Okuyabilecek misin kızım? Okurum dersen biz gücümüzü sonuna kadar zorlar, seni okuturuz.”

Dünyalar Figen'in oldu.

Ortaokula kaydının yapıldığı gün annesiyle birlikte çarşıdan önlük, çanta aldılar. Komşunun kızı ikinci sınıfa geçmişti, onun da kitaplarını aldılar. Yalnız defterleri kaldı. Annesi, kızının ilkokuldan kalan defterlerinin boş sayfalarını ayırıp birbirlerine sırtlarından dikti. Sonra da sert kartonlardan kapaklar yapıştırdı. Biriktirip atmadığı eski duvar takvimlerinin ağaçlı, çiçekli sayfalarıyla kapladı,

“Bak, Figen sana ne güzel defterler yaptım. Bunda erik çiçekleri var. Bunda yaz meyveleri, bunda da karlı dağlar...”

Figen'in annesi çok hünerlidir. Öyle güzel danteller örer ki! Kızına hemen dantel bir yaka ördü. İlmek ilmek, kar gibi beyaz bir yaka...

Annesi ördüğü dantellerden kazandığı parayla kalemlerini, boyalarını, atlasını, diğer okul gereçlerini almaya başladı. Uçuyorlardı sevinçten. Hepsi çok heyecanlıydı. Kardeşi de bu yıl ilkokula başlıyordu. Babası her akşam kızlarının ütülenmiş, askıda bekleyen önlüklerine bakıp,  

“Kızlarımızın ikisi de okullu, ne güzel, ne mutlu bize hanım.” diyor. “Bize gazete okurlar, gelen su, elektrik makbuzlarını, vergi kâğıtlarını okurlar, akrabalara mektup yazarlar... Ah, biz okuyamadık! Köyde okul yoktu!

Figen'in annesi neşeyle karşılık veriyordu:

“Şimdi kentteyiz. Biz çalışır kızlarımızı okuturuz. Sen askerde öğrendin okuma yazmayı, bana da öğrettin ya, bu kadarı bizi her şeyi anlamamıza yardım ediyor şimdilik.”


Okul açıldı. Annesi kızlarını çiçek gibi giydirdi. Saçlarını taradı, ördü. Figen'le kardeşi birbirlerinin yakasını okşuyorlardı. Figen içinden “Hemen dersler başlasa, hemen çalışsam, hemen öğrensem” diye düşünüyordu. Bir sevinç, bir coşku, içinde kuşlar cıvıldıyordu... Arada kardeşinin heyecanını da düşünüyor, ilkokuldan aklında kalanlarla ona yol gösteriyordu. Ne de olsa ablaydı...

Arkadaşları, ah, onlar Figen'i olduğu gibi kabul edebilecekler mi? Bir yıl bu günü bekledi. O, okulun kokusunu özledi. Yazı tahtasını, tahtaya yazı yazabilmeyi özledi.

Öğretmenler onu sevecek mi?  Figen hepsini görmeden sevmeye başladı bile. Ortaokulda her dersin öğretmeni ayrı olurmuş. Böylece daha çok öğretmeni olacak. Ah, elleri, ayakları, dili Figen'e yardım etseydi! Her şeyi bilmek, öğrenmek,  ne güzel! Figen dünyayı öğrenmek istiyordu...

Figen'le kardeşinin okulu yan yana, aynı bahçe içinde. Kardeşi bahçede koşup top oynuyor. Figen'i merdiven başında görünce koşup geliyor;

“Abla al, sana simit aldım.” diyor.

Ah, kardeşi gibi koşabilse!  O, bu bahçede hiç koşamadı. Bu merdivenleri bin bir zorlukla inip çıkıyor. Kardeşine imrenerek bakıyor. Kardeşi kantinden ne alırsa, yarısını ona getiriyor. Galiba annesi ona Figen'i kollamasını öğütlemiş. Hiç sezdirmiyor ama o anlıyor. Oysa abla olan Figen!  Kardeşini onun gözetmesi, yeni ortama alışmasına yardım etmesi gerekmez mi?

Figen'in kardeşi arkadaşlarıyla ip atlıyor, top oynuyor, saklambaç oynuyor... Okul bahçesinde, yanakları al al olmuş, durmadan koşuyor. Ablasına da el sallıyor. Figen kardeşini çok seviyor ama şimdi kıskanıyor.  O, bu bahçede hiç böyle koşamayacak... Hiç böyle sevinçle cıvıldayamayacak


Bir gün Figen sessizce ağlarken, annesi onu gördü.

“Figen, okulda bir şey mi oldu kızım?  Neden ağlıyorsun?” 

“Okulda bir şey olmadı anne. Kendi halime ağlıyorum.

“Ne varmış senin halinde Figen?”

“Benim bedenim kardeşim gibi değil! Böyle engelli çocuğunuz olduğu için utandığınızı benden saklıyorsunuz. Beni sevmiyorsunuz...”

Annesi çok şaşırdı. O bunları söylerken, boğulurcasına ağlıyordu, annesi onu kucaklamıştı.

“Kendini boşuna üzüyorsun kızım. İnsan yavrusundan utanır mı? Çevrene bakmıyor musun? Benim kızlarımdan güzel var mı? Bedeninin engelli oluşu, senin kusurun değil ki...” 

 Figen içini çekerek ağlamayı sürdürüyordu,

“Neden ben böyleyim anne? Ben biraz daha iyi olamaz mıyım?  Biraz düzgün yürüsem, düzgün konuşabilsem!”  

Annesinin gözleri doldu:

“Zamanla hepsi olacak Figen. Büyüdükçe bedenin bunların hepsini yenecek. Sen çok güçlüsün. Umut dolu, istek dolusun. Okumayı ne çok istemiştin. İşte okula gidiyorsun. Az şey mi bunlar?”

Annesi neler söylüyor ona! Bir inanabilse. Kim ister böyle bir çocuk sahibi olmayı?  Akrabalardan, komşulardan utanmaz mı böyle çocuğu olanlar? İçinde büyük bir isyan var. Bunu annesine söylemezse boğulacağını sanıyor.

“Anne, ben böyle mi doğdum?  Neden kardeşim çok sağlıklı?

Annesi Figen'i bağrına bastı. Sevgiyle kucakladı,

“Biz babanla sen doğmadan önce, gelirimize göre yarı bitmiş ucuz, bir ev kiralayabilmiştik. Merdivenin korkulukları yoktu. Sen o evde büyüdün. Üç yaşındayken merdivenden düştün. Çok uzun süre baygın kaldın. Hastanedeki doktor bile senin yaşamından ümit kesmişti. Sen ölmedin ama böyle özürlü kaldın. Büyüdükçe bedenin biraz daha yenebilecek yetersizliklerini...”

Figen ağlayarak sordu,

“Anne ne yapmalıyım? Değişmek istiyorum. Kardeşim gibi, öbür çocuklar gibi olmak istiyorum.” 

Annesi saçlarını elleriyle düzeltti, kızını öptü.

“Güzel yanlarını geliştir. Saçlarını her gün kendin tara. Dişlerini fırçala. Bu güzel yüzünden gülümseme eksik olmasın. Gözlerin çok sağlıklı, okumayı seviyorsun. Belleğin güçlü, hiçbir şeyi unutmuyorsun.

Figen annesine bütün gücüyle sarıldı.  

“Tamam anneciğim.  Duymak istediklerimi söyledin.”

Babası o akşam elinde iki kitapla geldi. Yorgun görünmesine karşın yüzünde,  gülümseme vardı:

“Okula uğradım bugün.” dedi.

 Kardeşiyle Figen çok heyecanlandılar. Kardeşi, Figen'e korkuyla baktı, ödevlerini yetiştiremedikleri günleri anımsadı.

Babası,

“Hanım, öğretmenleri kızlarımızı çok seviyor.  ‘Ne güzel evlat yetiştirmişsiniz!'  dediler. Ben okula çekinerek gitmiştim oysa.” 

Annesi telaşla atıldı,

“Bize okuldan çağrıldığını söylememiştin!”

Babası gülümseyerek devam etti.

“Günlerdir gitmek istiyordum. Cesaretim yoktu. İşte bugün, ‘Öğretmenler adam yemez ya'  dedim ve gittim. Çocuklarımızın ikisinin de çok çalıştıklarını, uyumlu olduklarını söylediler.” 

“Bizi merakta bırakıyorsun.” dedi annesi. “Başka ne dediler?”

Babası elindeki kitapları onlara uzattı. 

“Hanım, öğretmenler bana teşekkür ettiler. Düşünebiliyor musun? Bana teşekkür edileceğini bilseydim, daha önce koşarak giderdim.” 

Annesi derin bir oh çekti. Çocuklarının başarılı olması, öğretmenleri tarafından,  beğenilmeleri onu çok sevindirdi. Çocuklar ellerini çırptılar.

Babası:

“Ben de kızlarıma teşekkür etmek için bu kitapları aldım. Beğendiniz mi? İyi seçebilmiş miyim? Başka bir gün sizi de götürürüm kitapçıya. O zaman siz kendiniz seçersiniz, olmaz mı?”

Figen o gece rüyasında, bahar çiçekleriyle dolu bir bahçede gördü kendisini. Kardeşiyle el ele koşuyor, koşuyordu... Yorulunca çimenlere uzanıp kitap okuyorlardı. Her ağacın altında destelerle kitap vardı. Figen'le kardeşinin üzerine erik çiçekleri yağıyordu... 

 


Bu yazı 166 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans