ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

20.12.2020

ÇİMENGÜL

İnsanlar, yeryüzünde işleri ile uğraşırken bir gün şen, bir gün kederli yaşayıp gidiyorlarmış. Köylerde topraklar sürülür, ekinler ekilir, orakla biçilir, harmanlarda dövülürmüş. Yazdan kışa ambarlar doldurulur, buğdaylar değirmenlerde öğütülürmüş. Düğünler kurulur, davullar vurulur, sazlar çalınır gönüller hoş edilirmiş. Türkü bilen söyler; oyuna, halaya, zeybeğe, horona durulurmuş. Yaşlılar masal anlatır, gençler bilmece sorarlarmış. Konuklar güler yüzle karşılanır, sofralarda ağırlanır, güler yüzle uğurlanırmış. Hastalara şifa dilenir, çocuklara öğüt verilir, dertliler teselli edilirmiş. Borçlu olana, okuyana, evlenene, ev yapana yardım edilirmiş. Acılar söyleşilince azalır,  sevinçler paylaşılınca çoğalırmış. Umutlar, aşklar yürekleri çoğaltırmış…

Dereler, çağlayarak akarken kuşlar kavaklardan söğütlere konarmış. Güneş, yeryüzünü sımsıcak kucaklar, kelebekler elma çiçeklerinden kiraz çiçeklerine uçarmış. Arılar, çiçekli dallardan bal toplar, kovanlarına taşırmış. Ovada tüm insanlar hayvanlarını güder,  bahçelerine fidan dikermiş. Herkes birbirine yardım eder, güçsüzler düşünülür, yoksullar kayırılırmış.

Bir gün Mirza dede, doru atına binmiş karlı dağlara doğru yol almaya başlamış. Atının terkisine yerleştirdiği nakışlı heybesinde ekmeği, keçi peyniri, yün battaniyesi ve kilimi varmış.

Mirza dede atını derelerden, tepelerden aşırmış, meyveli bağlardan geçirmiş. Başları bulutlu köyleri dolanmış. Çeşme başında suyla, çamurla oynayan çocukların başını okşamış. Yaylalarda çobanlarla söyleşmiş.  Kuzuların, oğlakların seslerini dinlemiş. Turnalarla bütün sevdiklerine el sallayıp selam söylemiş.

Kaynakların oluşturduğu dereler yolunu göstermiş. Gözelerden fışkıran billur sulardan kana kana su içmiş. Elini, yüzünü buz gibi sularla yıkamış. Su kenarlarındaki yarpuzları, naneleri koparmış, yıkayıp yemiş. İçine ferahlık dolmuş. Yeryüzünün bu kadar zengin, güzel, gönül açıcı oluşuna sevinmiş. Dağa doğru tırmanma kararlılığı, isteği daha da artmış. Temiz hava, yemyeşil çayırlar, çiçekli bayırlar yolun zor, uzun, zahmetli oluşunu, yüreğine duyurmuyor, dizlerine kuvvet veriyormuş.

“Böyle günlerce yürüyebilirim. Bu güzelliklere doyamam. Hiç ayrılmadan burada kalsam, ev yapsam, sürülerle keçi, koyun beslesem ne güzel olurdu yaşamım! Torunlarım bu yeşil tepelerde koşar, oynar, sürülerimizi güderdi. Bol süt alır, peynir, yoğurt yapardık. Torunlarıma höşmerim yapmasını öğretirdim. Senede bir kere kente giderdik…”

Bunlar, Mirza dedenin gençliğinden beri düşleriymiş. Babasının köydeki evinden hiç ayrılamamış. Ne zaman karlı dağlara çıksa, zümrüt çayırları görse bu düşleri tekrarlamış içinden.

Karlı dağa çıkan yol, dikenli çalılarla kaplıymış. Heybesinin gözünden kazmasını, tırpanını çıkarmış. Çalıları tırpanıyla kesmiş, kazmasıyla yolu açmış. Açılan yoldan güneş batarken karlı tepeye ulaşmış. Çok yorulmuş, acıkmış, susamış. Kayaların arasından kaynayan billur suyla elini yüzünü yıkamış. Sonra kana kana su içmiş.

Atının terkisinden aldığı nakışlı yün kilimini yere sermiş. Üzerine bağdaş kurup oturmuş. Bakır tasını pınardan doldurmuş.  Ekmeğine peyniri katık edip suyunu yudumlayarak içmiş.

Ay ve yıldızların gökyüzünü pırıl pırıl süsledikleri saatlerde uykusu gelmiş. Gocuğunu giymiş, yün battaniyesine sarınıp nakışlı kilimin üstünde uyumaya hazırlanmış. Dedesiyle çocukken geldiği bu karlı dağlarda nasıl uyuduklarını hatırlamış. Dedesini çok özlediğini içi sızlayarak düşünmüş. Dedesinin masalları aklından hiç çıkmıyormuş. Dedesi taşların, kayaların kıymetini bilir, ot çeşitlerini torununa tanıtır, yararlarını anlatırmış. Kuşlar, böcekler, yılanlar, kertenkeleler, tavşanlar onun dostuymuş. Gölleri, kaynakları, dereleri tanırmış. Her canlının doğaya faydalı olduğunu, insanoğlunun onlara saygılı olması gerektiğini söylermiş. Hayvanlara taş attırmaz, kuş yuvalarını bozdurmazmış, bitki köklerini yoldurmamıştı.

“Ah, şimdi dedem yanımda olsaydı! Onunla konuşup dertleşseydim. Yine bana güzel masallar anlatsaydı! Şu yıldızlara bakıp hangisi bize göz kırptı diye gülüşseydik. Sonra yıldızları ‘Bu senin, bu da benim olsun' diye paylaşsaydık. Bu güzel gökyüzünün altında beraber uyusaydık!”

Karlı tepeler çok soğukmuş ama yıldızlara bakarak uyumak güzelmiş. Yorucu bir günün sonunda Mirza dede, yünlü battaniyesine sarınıp yün kiliminin üzerine yatınca derin bir uykuya dalmış. Rüyasında dedesini, ninesini, karısını, torunlarını bağda üzümleri keserken görmüş. Karların kokusu, kuş cıvıltıları, arı vızıltıları ile uyanmış. Güneş doğunca tüm çiçeklere, böceklere canlılık gelmiş. Fareler, tavşanlar, sincaplar birbirlerini kovalamaya başlamış. Tepenin yanındaki küçük gölde alabalıklar, sazanlar oynaşıp duruyormuş. Arılar doru atın başının üstünde vızıldayarak uçunca at kişnemeye başlamış.

Mirza dede çimenli tepeleri seyretmeye doyamamış.  Çimenlerin üstünde sarı, eflatun çiğdemler hafif rüzgârla salınıyormuş. Rüzgâr çiçek kokularını dört bir yana dağıtıyormuş. Doru atı, tepelerin çimenlerini yemekten pek keyifliymiş.

Mirza dede getirdiği beyaz patiska torbalara kürekle karları doldurmuş. Atının terkisine yüklemiş.  Kilimini, battaniyesini toplamış, eyerine bağlamış. Doru atını çok severmiş. Yola çıkmadan önce gözlerinden öpmüş. Yularından çeke çeke tepelerden aşağıya inmeye başlamış. Kendisi binmemiş çünkü atının belinin yara olmasını istemiyormuş.

Dere boylarında dallara yuva yapmış bülbülleri dinlemiş. Derenin sesine bülbül sesleri karışmış. Tavşanlar zıplayarak çalılıklara saklanmış. Turnalar göllerden havalanmış. Çavlanlardan su içen ayı yavrularını kurtlar kovalamış. Saklanan sincapların kuyrukları püskül gibi çalıların arasından sarkmış. Kurtlar onları görememiş. Her şeyi yalnız Mirza dede görüyormuş ve gülüyormuş. Baykuşlar yavrularıyla ormanda yem arıyormuş…

Mirza dede az gitmiş uz gitmiş sonunda evine gelmiş. Atının terkisinden kar dolu torbaları indirmiş. Karısı ve torunu Çimengül ona yardım etmişler. Karısının daha önce güğümlere hazırladığı vişne sularına torbadaki karlardan koymuşlar. Doru atı yemlemişler.

Bakır güğümlerdeki karlı vişne sularını ata yüklemişler. Torbada kalan karları atın terkisine asmışlar. Mirza dede, bunları kasabadaki dondurmacıya götürmüş. O zaman daha elektrik ve buzdolabı bilinmezmiş. Soğumasını istedikleri yiyecekleri, içecekleri soğutmak ve dondurma yapmak için dağlardan kar getirilirmiş. Mirza dede yıllardır bu zor işi yapıyormuş.  Kazandıkları ile evini geçindiriyormuş.

Dondurmacıdan parasını alan Mirza dede, bakkaldan un, pirinç, mısır, patates, yağ almış. Bunları atının terkisine sarmış. Evine geldiği zaman yorgunluktan adım atacak gücü kalmamış. Soyunup yatağa girmiş. Üzerine üç yorgan, bir yün battaniye örtmüşler. Fakat titremesi durmamış. Ihlamur kaynatıp, içine bal koyarak içirmişler. Mirza dedenin titremesi sabaha kadar geçmemiş. Karısı ve torunu Çimengül çok üzülmüş. Karısı demiş ki:

“Bey, dağlardan kar getirme işini gençken yapardın. Şimdi yorgun ve yaşlısın. Bundan sonra bu zor işi yapamazsın! Sen iyileşince bağımızı büyütelim. Başka işlerden para kazanalım. Bak, üşütüp hasta oldun. Biz bu hâline çok üzülüyoruz.”

Çimengül, dedesinin terli yanaklarını gül suları ile silmiş. Boynunu, bileklerini ovmuş. Islak tülbentleri alnına koymuş. Şöyle demiş:

“Dedeciğim,  sen iyileşince bağımıza daha çok asma çubukları dikelim. Budamayı, aşılamayı bana da öğret.  Bağın yanındaki tarlamıza badem, kayısı, vişne, elma, erik fidanları dikip meyvecilik yaparız, zenginliğimiz artar. Meyvelerimizden reçeller yapar satarız. Ben sana her zaman yardım ederim. Kardeşlerim de büyüyor, bize yardım ederler…”

Mirza dede iyileşmiş. Bağı büyütmek için gece gündüz çalışmışlar. Yıllar geçtikçe bağdaki meyve ağaçları çoğalmış. Meyvelerden pestil, reçel yapmışlar. Erik, elma, ayva, incir, üzüm kurutmuşlar. Çimengül ile kardeşleri tüm ürünleri şehre götürüp satmaya başlamış.

Mirza dede karısıyla kazanlarda pekmez kaynatmış. O çevrede onların pekmezi gibi lezzetlisi yokmuş. Pekmezin ünü öyle yayılmış ki şehirden alıcılar geliyormuş. Mirza dede, küpler dolusu sirke yapmış, turşularına sirke koymak isteyenler Mirza dededen almak için sıraya giriyormuş. Evinin önünde alıcı kuyrukları uzayıp gidiyormuş.

Bakmışlar ki, her yaptıkları kısa zamanda beğenilip ünü çevreye yayılıyor, yol kenarına bir dükkân açmışlar. Raflara rengârenk reçel kavanozlarını dizmişler. Sepetler dolusu kurutulmuş meyve hazırlamışlar. Duvarlardaki askılara pestilleri asmışlar.

Çimengül bir gün kazanda kayısı reçeli kaynatırken yağız bir yiğit gelmiş. Atını ağaca bağlamış. Selam verip dükkândan içeriye girmiş.

“Ey dünya güzeli kız, adını bana söyler misin? Ne böyle bağ gördüm ne böyle güzel dükkân! İçindeki kız da dünya güzeli” demiş.

Çimengül de delikanlıyı çok beğenmiş.

“Ey Beyoğlu!” demiş. “Benim adım Çimengül.  Sen nereden gelip nereye gidersin?”

Yağız delikanlının gülünce yanaklarında gamzeler oluşuyormuş.

“Benim Beyoğlu olduğumu nereden bildin? Adım Göktuğ. Kuzeyden gelip güneye giderim.” demiş.

Çimengül'ün yüzünde, gülünce güller açılmış.

“ Senin Beyoğlu olduğun dükkânıma girişinden, selam verişinden bellidir.  Bilgili ve görgülü bir evde yetiştirmişler seni. Bizim reçellerimiz, pestilimiz, pekmezimiz, sirkemiz buralarda çok ünlüdür. Gittiğin yerlere götürmek istemez misin?”

Yağız delikanlının yüzü ışıldamış, reçellere dikkatli bakmış:

“Aslında ben bunlardan yakınlarıma armağan götürsem çok sevinirler. Bu bölgenin meyve bolluğunu hepimiz duyarız. Kurutulmuş meyveler ve reçeller çok hoşumuza gider. Konuklarımızı ağırlarken onlara zengin bir sofra kurarız. Evimizden memnun ayrılmaları çok hoş olur.”

Yiğit Göktuğ, reçellerden birer kavanoz almış. Her şey o kadar güzelmiş ki hangisini eline alsa öbüründe aklı kalıyormuş. Sonunda aldığı pekmezi, reçelleri, pestilleri, meyve kurularını sandıklara koymuş. Atının terkisine yüklemiş. Kendisi de binince Çimengül'e şöyle demiş:

“Bekle beni güzel kız. Çabuk dönerim. Gözlerin gibi güzel bağının meyvesi bol, gölgesi serin olsun.”

Çimengül de Göktuğ'u güzel sözlerle uğurlamış:

“Yolun açık olsun. Gittiğin yerlerin yüzünü güldür. Başına değmeyen taş ayaklarına hiç değmesin!”

Günler geçmiş, delikanlıdan ne haber gelmiş ne de kendisi. Çimengül yüreğinde büyük bir sevginin yaşadığını her geçen gün daha çok anlamış. Günlerce yola bakıp delikanlıyı beklemiş. Onun güzel yüzünü, tatlı sözlerini özlemiş. Yol gözlemekten eli işe güce varmamış. Sözünde durmayacak yiğide benzemediğini düşündükçe daha çok merak etmiş. Başına bir iş mi geldi, kaza mı geçirdi, yolunu hırsızlar mı kesti, yoksa öldürüldü mü, diye gözyaşları dökmüş. Kuzeyden gelenlere sormuş. Böyle bir yiğidi tanıyan, bilen çıkmamış.

Çimengül, tanımak için hiç vakit bulamadığı bu yiğidi düşünmekten, merak etmekten sararıp solmuş. Kimlere anlatsam, kimlere sorsam da merak ettiklerimi öğrensem, diye akıl yormuş. Özlemekle, merak etmekle hiçbir sonuç alamayacağını düşünüp köy köy aramaya karar vermiş ama dedesi, kardeşleri izin vermemiş!

“Seni bu kadar yürekten beğenen yiğit gerçek yiğitse mutlaka çıkar gelir. Eğer Mertoğlu mert değilse ondan sana yar olmaz. Unut gitsin, demişler.”


Bölgenin valisi bir gün tellallarını her yana salmış. En güzel reçel yapma yarışması açtığını halka duyurmuş. Her yerde bir merak, bir telaş başlamış. Halk, yarışmayı kazananlara ne armağan edileceğini merak ediyormuş. Kimisi, Bey altın armağan edecek, diyormuş. Kimisi, Bey tavlasından en soylu atı verecek, diye tahmin yürütüyormuş. Kimisi de çiftlik verileceğini düşlemiş. Armağanın ne olduğu, bir türlü açıklanmamış. Böylece kentte söylenceler yaratılıp dilden dile yayılmış.

Çimengül,  özenle kaynattığı kayısı reçelini yarışma günü kardeşleriyle birlikte şehre götürmüş. Hepsi en temiz, en güzel elbiselerini giymiş. Yarışmaya katılanlar, şehrin büyük meydanına konulan masalara reçellerini dizmiş. Kendileri de heyecanla yarışma sonuçlarını beklemeye başlamış.

Şehrin meydanına gelen vali, adamlarına reçellerden cam tabaklara, nakışlı tahta kaşıklarla koyup getirmelerini emretmiş. Ülkenin en ünlü tatlı uzmanlarından oluşturulan seçiciler kurulu da reçelleri özenle tatmış. En güzeli seçmek için düşünmeye başlamışlar. Çünkü reçellerin hepsi birbirinden güzelmiş.

Vali demiş ki:

“Bu reçellerin güzelliği, ovamızda yetişen meyvelerin lezzetindendir. Bundan sonra meyvelik ve bağlarımızın alanlarını genişletip çoğaltacağız. Halkımızın zenginliği, böylece gün geçtikçe artacak.” Aslında çevrenin valisi meyveliklerin daha çok alanlara yayılmasını istiyormuş. Bu yarışmada gördüğü reçeller bu yüzden çok hoşuna gitmiş. Halkın meyve yetiştirmek için çok istek duymasını düşünerek elinden geleni yapıyormuş.

Yarışmanın sonuçlarını, seçici kurul bir gün sonra açıklayınca Çimengül ve kardeşleri sevinçten birbirlerine sarılmışlar. En güzel kayısı reçelini yaptıkları için vali onlara bir bağ armağan etmiş. Diğer yarışmacılara da birer altın vererek güzel ürün üretmeye özendirmiş. Bu bağ, uzun zamandır bakımsız kalmış, taşlık, kayalık, çorak bir yermiş.

Çimengül ve kardeşleri bağı görünce düş kırıklığı yaşamış. Bazı insanlar “Bu toprak adam olmaz! Boşuna uğraşmayın. Yakınında su bulunmaz! Siz en iyisi hemen satın,” demişler. Onlar da yeni bir bağa kavuşmanın sevincini duyumsayamamışlar. Onların çok üzüldüğünü gören Mirza dedenin doru atı, dile gelip şöyle demiş:

“Ben, şimdi dağların ardındaki yaylalardan eski arkadaşlarım yılkı atlarını toplar gelirim. Onlarla bu bağın içinde koşmaya başlarız. Toprakları kabartırız. Siz de taşları ayıklayıp arabaya yüklersiniz. Sonra taşları nereye isterseniz oraya taşırız.”

Hepsi, en umutsuz anda böyle güzel çare bulan doru atın gözlerinden öpmüş, “Yaşa sen dedemizin atı. Ne soylu at olduğunu gösterdin yine! Seni boşuna sevmiyor dedemiz.” demişler. Yeni topraklarına daha alıcı gözle bakmışlar. Kendilerine güvenleri gelmiş.

Doru at, kişneye kişneye yılkı atlarını çevresine toplamış. Doru at önde, diğerleri onun arkasında bağın içinde koşmaya başlamış. Atlar, koştukça ayaklarından çıkan toz, toprak çevreyi göz gözü görmez hale getirmiş. Karşıdan görenler, fırtına çıktı sanıp evlerine kaçmaya, kapı pencerelerini sımsıkı kapatmaya başlamış. Bağın toprakları, kına gibi ufalanınca doru at durmuş. Arkadaşlarını peşine takıp dağlara doğru dörtnala gitmiş. Yılkı atları eski yerlerine varınca o da sahiplerinin yanına dönmüş.

Çimengül ve kardeşleri, kabartılan toprağın içinden ayıkladıkları taşları arabaya yüklemişler. Doru atı arabaya koşup kendileri de binmişler. Arabadaki taşları evlerinin bahçesinin önüne indirmişler. Taş ustaları, evlerinin çevresine güzel bir duvar örmüş. Böylece bahçeye güller dikip yıllardır istedikleri gül bahçesini yaratmışlar.

“Bağımıza fidanları dikince kalan taşlarla bahçe duvarımızı öreriz. İşte duvarın taşları da hazır.” demişler.

Çimengül ve kardeşleri asma çubuklarını, meyve fidanlarını sevinç içinde bağa dikmiş. Kabartılan toprağı gübreleyip zenginleştirmişler. Bağın köşesine de kuyu açtırmışlar. Dikilen asma çubuklarına, fidanlara can suyunu verince sevinçleri tam olmuş. Çevreden herkes onların bağını görmeye gelmiş.

Baharda her sabah erkenden bağı görmeye sevinçle, heyecanla gitmişler.  Yeşeren her yaprak umut olup yüreklerine dolmuş. Dikilenlerin gübrelenmesi, sulanması gelecek güzel günlere düşler kurdurmuş. Asmalarda üzümler yeşilden güveze renk değiştirirken, kütür kütür lezzet küpüne dönerken, komşularla salkımları paylaşmanın tadına varmışlar.

“Mirza dede çalışkanlığı ile bize her zaman örnek olmuştur. Şimdi de torunları, yoz olmuş toprakları bile bağa çevirmeyi başardılar. Doğrusu bu toprağı görünce adam olmaz sanmıştık. Sizin gayretinize ve kararlılığınıza hayran olduk.” diye onları övmüşler.

Meyve ağaçlarının üstü arılarla, kelebeklerle dolunca Çimengül ile kardeşleri sevinç içinde seyretmiş. Arılar çiçeklerden topladıklarını bal kovanlarına taşımışlar. Kelebekler göz kamaştıran güzellikleriyle gönüllere ferahlık vermiş.

Çimengül, bağın çevresine rengârenk gül dikmiş. Baharda güller açınca gözleri uzaklara dalmış. Beyoğlu kendisini unuttu diye hüzünlenip ağlamış.

Çimengül ağlarken tüm kuşlar çevresine toplanmış. Onlara Beyoğlu Göktuğ'u ne kadar çok sevdiğini, onu çok merak ettiğini, neden kendisini aramadığını düşünüp üzüldüğünü söylemiş.

“Ey kuşlar, kanatları gümüşlü, yürekleri umutlu kuşlar. Benim bilmediklerimi siz arar, bulur, öğrenir, gelirsiniz. Onu görürseniz, benim sevgimi anlatın. Eğer başı dertte ise bana tez elden haber getirin. Ben onun yardımına koşarım. Hasta ise bakarım. Yaralı ise iyileştiririm. Üzgünse onu avuturum. Yeter ki onu bana bulun.”

Günler geçmiş kuşlardan bir haber getiren olmamış. Çimengül sararıp solmuş. İşlerini yapamaz olunca kardeşleri ve dedesi üzülmüş. Göktuğ'u merak ettiğini anlamışlar. Onlar da atlıları yollara salmış dört yandan Beyoğlu Göktuğ'u sordurmuşlar. Haber getirenlere ödüller vadetmişler.

Günler kaygılar, meraklar, üzüntüler içinde geçmiş. Çimengül bahçesine çıkıp türküler söylemez olmuş. Yoldan gelip geçenler onu merak etmişler. Hasta mı oldu diye kardeşlerine sormuşlar. Çevredeki genç kızlar, ona çiçekler getirip gönlünü almaya gelmiş. Yoldan geçenler kapısına sepetlerle meyveler bırakıp gitmişler.

Dedesi bir gün Çimengül'e şöyle demiş:

“Güzel torunum. Sürmeli gözlü kızım. Bak bizim sana üzüldüğümüz kadar dostlarımız ve komşularımız da üzülüyor. Bahçemiz bakımsız kaldı. Mağazamızda tüm işlerimiz senin ilgin olmayınca iyi gitmiyor. Gel beni dinle. Biraz bahçeye çık. Açık hava, çiçek kokusu, kuş sesleri sana iyi gelir. Arkadaşlarını çağır. Hepiniz çalıp, oynayın, söyleşin. Çayırlarda gezin. Sevdiğiniz yemekleri pişirin. Yemek, içmekle, söyleşmekle içiniz açılır. Kederlerinizi unutursunuz.”

Çimengül dedesini çok üzdüğünü anlayınca onun sözünü dinlemiş. Bahçeye çıkmış. Havuzun başına oturmuş. Bahçede çiçeklerini görmek, ağaçların rüzgârla sallanan dallarına konan kuşların sesini dinlemek, yeniden Göktuğ'u anımsatmış.

Çimengül Beyoğlu Göktuğ'u düşünüp ağlarken omzuna bir kırlangıç konmuş. Kırlangıç dile gelmiş:

“Ey güzel kız, Beyoğlu'nu düşünüp ağlama! O, seni unutmadı.  Aylar önce ormanda geyik avına çıkmıştı. Kayalardan düşüp yaralandı.  Arkadaşları onu düştüğü yerden zor kurtardılar, konağına getirdiler. Senin için konak bile yaptırmıştı, konağı bitirince gelip seni alacaktı. Henüz yaraları iyileşmediğinden gelemiyor. Hep seni düşünüyor. Çok özlediği için bir an önce sana kavuşmak istiyor. Çaresizlikten şimdi senin gibi o da ağlıyor.” Demiş.

Çimengül kulaklarına inanamamış. Günler sonra Göktuğ'dan haber almanın sevincini yaşayamamış. Sevdiğinin yaralanmış olması üzüntüsünü artırmış. Ona bir an önce kavuşma telaşıyla kırlangıcı avucuna almak istemiş ama kırlangıç hemen uçmuş. Hızla kızın başının üstünde dolanmış. Sonra öbür omzuna konmuş.

“Güzel kırlangıcım, üzüntülü de olsa bana sevdiğimden haber getirdin ama ona nasıl ulaşırım, yolunu söylemedin. Onun yaralarını nasıl iyileştiririm?” demiş.

Kırlangıç Çimengül'ün yaş dolu gözlerine bakıp şöyle cevap vermiş:


“Güzel kız! Bir tas dolusu şifalı otları haşla, ez, içine bal, kayısı, yağ koy.  Yaptığın bu merhemi Beyoğlu'na götür. Yaralarına sürülünce hemen iyileşir. Bizim uçtuğumuz yerlerde kadınların böyle merhem yaptığını görmüştüm. Sen de bu merhemden yapıp Göktuğ'u hemen iyileştir.”

Çimengül merakla sormuş:

“Ey güzel kuş, ben Göktuğ'u nerede, nasıl bulacağım? Hâlâ onu söylemedin? ”

Kırlangıç yine kızın başının üstünde dolanmış, öbür omzuna konunca şöyle demiş:

“Şu tepenin ardındaki yaylaya git, derenin kenarında, kavakların, söğütlerin arasında bir konak var. Göktuğ orada hasta yatıyor.” Kırlangıç sözlerini bitirince pır deyip uçmuş gitmiş.

Çimengül merhemi hemen hazırlamış. Kardeşleriyle birlikte arabaya doru atı koşup, yola koyulmuşlar. Konağa varınca hizmetçiler onları karşılamış. Bey, Göktuğ'un başına gelenlerden çok üzgün olduğunu söylemiş. Çağırılan hekimlerin oğluna şifa veremediklerini üzülerek anlatmış. Konağın büyük salonunda, Göktuğ geniş bir yatakta kendini bilmeden yatıyormuş. Ağrılar sızılar içindeki Beyoğlu'nun üstüne atlas yorganlar örtülmüş ama ne fayda! Çektiği ağrılardan gözleri çökmüş, yüzü solmuş, zayıflamış, acılar içindeymiş.

Çimengül,  gül suyu ile Göktuğ'un yaralarını silmiş. Sonra getirdiği merhemi yaraların üzerine sürmüş. Kardeşleriyle birlikte sabaha kadar beklemişler. Çimengül gözyaşları döküp iyileşmesi için ona birlikte geçirecekleri güzel günlerin hayallerini,  anlatmış.

Sabahleyin güneş doğunca Beyoğlu yavaşça gözlerini açmış.

“Susadım… Bana su verin!” demiş.

Hemen kaynak suyundan içirmişler. Çimengül'ü görünce gözlerinin içi gülmüş:

“Beni sen mi iyileştirdin?” demiş.

Çimengül sevdiğine sarılıp sevinç gözyaşları dökmüş. Göktuğ'un yaraları kabuk bağlamış. Şifalı sularla da yıkanınca hiçbir şeyi kalmamış.

Göktuğ, onlara Çimengül için yaptırdığı konağı gezdirmiş. Havanın ısındığı güneşli günlerde, gül bahçesinde bülbül sesleri dinlerken kahvaltılar edip yemekler yemişler. Birbirlerine hasret çektikleri günlerde neler yaşadıklarını, kaygılarını, acılarını, meraklarını anlatmışlar.

Bir zaman sonra oğlunun iyileştiğini gören Göktuğ'un babası:

“Haydi, gidelim Çimengül ile Göktuğ'un evlenmesi için Mirza dededen izin isteyelim.” demiş.

Mirza dede iki âşık gencin evlenmesi için izin verirken:

“Üç torunum vardı. Şimdi bir torunum daha oldu. Meyve ağaçları ve çiçek yetiştirmeyi çok seven torunlarımla gurur duyuyorum. Evliliğiniz kutlu olsun,” demiş.

Mirza dede, arkadaşlarını çağırıp onların en seçme atlarını binicileri ile düğüne hazırlamalarını istemiş. Arabalarına kızlarını, oğullarını, eşlerini dolduran biniciler, çiçeklerle süsledikleri atlarının üzerine gururla kurulmuşlar. Öyle bir düğün alayı hazırlanmış ki;   tüm yollarda halk armağanlarla peşlerine takılmış, kervan uzadıkça uzamış.

Düğünün yapılacağı ovaya gelince cirit kurulmuş. Davullar çalınmış. Kazanlar ocakların üstüne konup keşkekler kaynatılmış. Kuzular kesilmiş, kızartılmış. Pilavlar bakır tepsilere dökülüp kuzu etleriyle süslenmiş. Zerdeler pişirilmiş, un helvaları kocaman tavalarda kavrulmuş. Geniş sofralar donatılmış. Halk yemiş, içmiş, gençlerin mutluluğu için iyi dileklerini söylemiş. Cirit atlarının güzelliği, binicilerini ustalığı dillerde söylence olmuş. Güreşenlerle, usta binicilerden kazananlara verilecek armağanlar için ağaçların dallarına ipler gerilmiş, armağanlar asılmış. Armağanların içinde kadifeler, ipekliler, yünlüler, atlaslar, şallar varmış. Kumaşların parlaklığı, renkleri göz kamaştırıyormuş.

Mirza dede yetiştirdiği narlardan nar suları hazırlamış. Torunları ile birlikte davetlilere, içinde dağların karları olan nar suyu dağıtılmış. Bir içen bir daha içmek için kuyruğa girmiş.

Güreşler bitmiş. Pehlivanlar sofralara oturup yeni evlilerin düğün yemeklerinden afiyetle yemiş. Bol bol söyleşmişler. Davullar hiç durmadan oyun havaları çalmış. Gençler yaşlılar halaya, zeybeğe, horona doyamamış.

Cirit oyunlarını kazanan binicilere güzel kumaşlardan hediyeler verilmiş. Kadifeler, has ipekler seyredenleri imrendirmiş. Kumaşların desenlerini, renklerini hiç unutamamışlar. Ömürlerinde böyle güzel kumaşlar giymediklerini söyleyip durmuşlar.

Beyin adamları çevreyi dolaşıp düğüne gelenlerden yemek yemeyen kalmasın, davetlilerin hepsi memnun olsun, diye özen göstermişler. Sazlar çalınıp türküler söylenirken şerbetler dağıtılmış. Bahçenin her tarafında atlas minderler serilmiş yaşlı konuklara kahve ikram edilmiş.

Saz çalanların arasında türkü söyleme yarışması da yapılmış. Bu yarışmada saz çalanlar, çok usta olduklarını göstermek için heyecanlanıp coşmuş. Kazanan sanatçılara en iyi ustaların yaptığı sazlar armağan verilmiş. Genç saz sanatçılarına da özendirmek için birer altın armağan edilmiş.

Beyin yetiştirdiği atlar çok ünlüymüş. Koşu yarışmaları düzenlenmiş. Bu yarışmalar seyircilerde çok heyecan yaratıyormuş. Birinci gelen atın binicisine, tavlanın en genç yarış atı, süslü koşumlarla hazırlanıp armağan edilmiş. Bu armağanı alan binici atının üzerine binip tüm düğün meydanını gururla dolaşmış. Gençler ve çocuklar seyrettikçe alkışlamışlar. Hepsinin yüreğinde iyi birer binici olmak arzusu varmış.

Cirit sırasında yorulan değerli atlar çayıra salınmış. Üzerlerine terleri soğumasın diye nakışlı kilimler atılmış. Atların başında Mirza dedenin doru atı, yılkı atları ile bekliyormuş. Bey, kıymetli yarış atları kaçırılmasın diye adamlarına nöbet tutturuyormuş gece gündüz.

Düğüne çevreden getirilen arabalar dolusu çiçek ve meyveler konağın bahçesini cennete çevirmiş. Düğüne gelenlerin çocukları meyve yemekten yorulmuş. Çiçek bolluğu kelebekleri, kuşları coşturmuş. Kelebekler çiçekten çiçeğe koşarken arılarla çarpışıyorlarmış. Kuşlar ötmekten ses yarışmasına girmiş gibi yorgun düşmüş.


Göktuğ'un babası, oğlu ile Çimengül'e öyle bir düğün kurmuş ki yıllarca insanlar birbirlerine bu düğünü anlatmış. Gençlerin sevdası, düğün giysileri, yemekler, eğlenceler halkın dilinden düşmemiş… İnsanlar geline takılan kıymetli taşları parlayan yüzük, bilezik, gerdanlık ve tacı hayranlıkla seyretmiş. Tüm çevre halkı ve beyler düğüne davetliymiş. Düğüne gelenler, yeni evlilere sepetler dolusu meyve, arabalar dolusu çiçeği armağan olarak getirmiş. Çimengül'ün kardeşleri karlı dağdan kar getirip meyveli dondurma yapmış. Yaz düğünleri dondurmasız olmazmış! Düğün sofralarının bereketi ve reçel çeşitlerinin bolluğu durmadan anlatılmış.

Göktuğ'un babası, oğlu ile Çimengül'ün yeni evine kadife perdeler, atlas örtüler, ceviz masalar almış. Mutfakta çiçekli porselen yemek takımları, cam sürahi ve bardaklar, bakır tencere, tavalar sergenleri doldurmuş. Balkonlara divanlar, halı döşeli köşeler hazırlatmış. Kafeslerde kuşlar, havuzlarda renkli balıklar evin her tarafını şenlendiriyormuş.

Bahçede havuz başına atlas divanlar koydurmuş. Ceviz masa ve sandalyelerde kahvaltılar edilsin diye vazolara çiçekler konup süsletmiş. Havuzun yanına en güzel salıncakları yaptırmış. Oğlu ile gelini türkü söyleyip eğlensin istemiş.

Gelinle damadın, eve girerken üzerinde yürümesi için en güzel halılar bahçeye serilmiş. Yemekten kalkan konuklar ağaçların altındaki nakışlı halıların üzerinde atlas minderlerde dinlenmişler. Birbirleri ile tarım ürünlerinin bolluğu, iklimin yumuşaklığı, ticarette çok aranan malların özellikleri konularında bilgi alış verişinde bulunmuş. Düğünün neşeli, hareketli, eğlenceli geçmesinden memnun olduklarını söyleşmişler.

Düğün boyunca saz çalanlara, türkü söyleyenlere güzel taşlı yüzükler, bilezikler, kıymetli taşlardan çeşitli armağanlar verilmiş. Atlas kaftanlar giydirilmiş. Davulcular birer kese altınla uğurlanmış.

Düğün bitince konuklara düğünü şereflendirdikleri için Göktuğ'un babası küçük hediyeler vermiş, iyi yolculuklar dileyip uğurlamış.

Gençler, mutluluktan uçarken konuklar da günlerdir çok eğlendikleri düğünden evlerine kucaklarında çiçeklerle dönmüş.

Tatlı tatlı anlatırken masalımız burada bitivermiş. Güçlüklerden yılmayanların, kıymet bilenlerin, doğayı sevenlerin, hayvanlarla dostluk kuranların, birbirlerini sevenlerin başına gökyüzünden gül yaprakları dökülmüş.

  


Bu yazı 149 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans