ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

05.01.2021

İŞ AHLAKI VE DİNLER (2) A

II. BÖLÜM

MARTEN LUTHER

İstediklerini tam olarak gerçekleştiremeyen ve borçlarına karşılık olan matbaa makinesi ve malzemeleri haczedilen Gutenberg sıkıntı içinde 1468'de öldü. Fakat ilk Gutenberg İncil'i onun ölümünden önce basılmıştı. Gutenberg'in ölümünden on beş yıl sonra 1483'de, Reformasyon hareketini başlatan protestanlığın kurucusu Martin Luther, Almanya'nın Elsleben şehrinde bir madencinin oğlu olarak dünyaya geldi. Avukat olmayı düşünürken dini bir hayatı seçti ve Augustin tarikatının rahibi oldu. Aynı zamanda felsefe tahsil etti. Vatikan'ın lüksü, bürokratik kilise organizasyonu ve bir bedel karşılığında günahların papazlar aracılığıyla affı ve “selamete” ulaşılması, hatta cennetin anahtarının satılması Luther'in karşı olduğu şeylerdi ve nihayet 31.12.1517 gecesi Martin Luther Wüttenberg'deki All Saints kilisesinin kapısına 95 tezini içeren bildirisini astı. Başlangıçta amacı Vatikan'a karşı basit bir başkaldırı idi. Önce yavaş bir şekilde başlayan hareket Almanya'da büyük destek gördü. Luther konferanslarında, seminerlerinde sürekli sorguluyordu; bir insan günahlarından nasıl arınabilir? Kilisenin öteden beri hep söylediği gibi rahiplerin araya girmesi ile mi, yoksa kendine özel, özgün inancı ile mi? Eğer inanç insanın kendine özel bir şey ise kişinin kurulu dini düzenden bağımsızlaşması, ulusal bağımsızlığın da Roma'dan kurtulması gerekmez mi idi? Ve öyle oldu.

Protestan reformasyonu, yirmi beş yüzyıl öncesindeki gibi insanı , her şeyin merkezi olarak gördü. Herkes artık İncil'i kendi diliyle okuyabiliyor ve kendine göre yorumlayabiliyordu. Tanrı artık herkesin göğsünün içine inmişti. (Doren; 1991, 167)

Kişinin uluslararası kiliseden kopması, onun desteğinden vazgeçip kendi kendini disiplin altına sokabilmesi, kapitalist ekonominin başarısı için de en önemli koşuldu. Böylece; çok çalışmanın, üretmenin, tasarrufun ve servet yapmanın sevap olduğu, savurganlığın, gereğinden fazla harcamanın ve israfın günah olduğu öğretilerini içeren yeni din anlayışı dünya işlerinin içine çekilmişti. Aynı zamanda da Katolik kilisesinin baskıcı, tutucu ve doğmatik disiplininden kurtularak dünya işleri, dinden bağımsızlık kazanmıştı.

Klasik düşüncenin insanı gibi Rönesans'ın insanı da kendi kendinde sorumlu, hata yaparsa hatalarının sonucuna katlanmak zorunda idi. Yaptığı hatalarından, günahlarından kurtulmak için Vatikan'a ve onun rahiplerine ihtiyacı yoktu. Rönesans düşüncesi sonunda laik devleti ortaya çıkardı. Dine danışılabilir, fakat din artık “lider” olamaz, insanları yönetemezdi.

Luther'e göre, papalık tarafından kilisenin ve sermayedar tarafından köylü ve zanaatkarın istismar edilmesi ,yedi tepe üzerine oturmuş şeytanın iki boynuzu idi. Her ikisinin de Tanrı tanımazlığı ve ikisini de yok edecek kılıç aynı idi. O da Tanrının dini idi. Kilise bir imparatorluk olmaktan çıkmalı inananların toplandığı bir yer olmalıydı. Luther'in kilise otoritesine hücumu kilisenin özüne değil, fakat onun gevşekliğine ve ahlâksızlığına karşı idi (Tawney; 1961, 81)

Af edilmeyecek günah; boş oturmak ve tamahkarlık, aç gözlülüktür. Çünkü; bu özellikler Hıristiyanların birliğini tahrip eden şeylerdi. Ruhban sınıfındaki hiyerarşiye karşı olan Luther toplumdaki sosyal hiyerarşiyi kabul ediyordu. 

      .............................................................................                                                      


Calvin'in geleceğe egemen olacak ticaret ve endüstri ile uğraşacak burjuva orta sınıfını büyük bir heyecanla kabul etmesine karşılık, Luther ,Hristiyan toplumda bir orta sınıfın varlığını pek kabul eder gözükmüyordu. (Tawney; 1961, 84). Onun için, uluslararası ticaret, bankacılık ve kredi, kapitalist endüstri gibi ortaçağı eriten karmaşık faktörler karanlıklar dünyasına aitti ve iyi bir Hıristiyan onlardan uzak durmalıydı.

Eğer fiyat bir kamu otoritesi tarafından saptanmışsa satıcı ona uymalı, saptanmamışsa, satıcı fiyatı yaparken malına aşırı fiyat koymamalı ,ancak kendi hayatını sürdürebilecek ve aldığı riski karşılayacak etkenleri dikkate almalıydı. Mal azlığından dolayı doğacak fırsattan yararlanmamalı idi. Pazarda tekelleşmemeli, gelecek üzerine spekülasyon yapmamalı, vadeli satışlarda fazla fiyat  farkı istememeli idi

Luther tefeciliğe kesinlikle karşı idi ve hatta papalığın iş hayatının gerçeklerine dayanarak faiz konusunda verdiği tavizlerin tümünü red ediyordu. “Alman milletinin en büyük felaketi kolayca hareket sağlayan faiz trafiğidir… Şeytan onu keşfetti ve papa ona onay vermekle bütün dünyada en büyük şeytanlığı yaptı.” (Tawney; 1961, 85) diyordu.

Luther'e göre Tanrı insanın ruhuna doğrudan hitap etmekte, onunla doğrudan konuşmaktaydı. Araya insan tarafından organize edilmiş herhangi bir aracı girmesine gerek yoktu. O insanın yüreğine, yalnız yüreğine, doğrudan konuşurdu. Luther'in bu düşüncesi umulmadık sonuçlar yaratarak kişinin ruhu ile Yaratan arasında aracılık yapan organize dine büyük darbe vurdu. Tanrı karşısında herkes eşitti ve bu eşitlik düşüncesi sonraki sosyal devrimlerin temelini oluşturdu. 

Katolik inancı, insanların Tanrı tarafından kabul edilmesini,insanların iyi şeyler yapması gerektiği şeklinde Tanrı ve insanlar arasında bir kontrat olduğunu kabul ediyordu. Luther bu düşünceyi red etti. “Tanrı insanları zaten kabul etmiştir. Onun içindir ki insanlar iyi şeyler yapmaya yönelirler” görüşünü getirdi. Böylece teoloji dilini “eğer … ondan sonra”dan “çünkü… onun için”e çevirdi. Kısacası Tanrı ile insanlar arasındaki koşullu bir anlaşmayı, Tanrı tarafından verilmiş koşulsuz bir “söze” dönüştürdü. (Lindberg; 1996, 70). “Eğer insanlar iyi şeyler yaparsa ancak ondan sonra Tanrı onları kabul eder.” sözü “Tanrı insanları zaten kabul etmiştir. İnsanlar onun kuludur. Onun için onlar, iyi şeyler yaparlar, günahlardan uzak kalmaya çalışırlar”a değişti. Bu yeni düşünce şekli insanların içinde bulunduğu güvensizliği ortadan kaldırıyor ya da azaltıyordu. Güvensizliğin kaynağı, insanların iyi şeyler yapıp yapmadığını ve ne kadar sevap işlerse Tanrı tarafından kabul edileceğini bilmemesi, bu nedenle de bu ruhban sınıfından Tanrı'ya aracılık yapmasını beklemesi idi. Oysa yeni görüşle insanların ne olursa olsun Tanrı tarafından kabul edildiğini bilmesi bu ruhsal güvensizliği ortadan kaldırıyodu. Bu görüş şeklinin “ne olursan ol kim olursan ol gel” diyen Mevlana felsefesine yakınlığı görülür. 

Reformasyon hareketi basılı kitaba yeni bir görev yüklemiş oluyordu. O da kitabı yazanın görüşlerinin okuyanlara aktarılması idi. XVI. Yüzyılın ufacık bir Luther kitapçığı papaya karşı kahramanca bir baş kaldırının başlangıcı olmuştu. Luther'e göre matbaa Tanrı'nın insanlara bahşettiği en büyük nimetti. O basın yoluyla görüşlerini halka aktarmada, halk yığınlarını harekete geçirmede ve inandığı konularda otoriteye direnmede o güne kadar tarihte hiç kimsenin göstermediği bir başarı gösterdi (Lindberg; 1996, 37) Lindberg, Kington'a dayanarak “Martin Luther”in gösterdiği bu başarıyı ne Lenin ne de Mao Tsetung gösterebilmiştir” demektedir. (DEVAMI YARIN)


Bu yazı 147 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans