ANASAYFA GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR KURULUŞ KÜNYE İLETİŞİM

02.02.2021

Kerime Nadir’e mektup

Sevgili Kerime Nadir Azrak,

Romanlarınız Türk kadınlarına okuma zevki aşılamıştır. Öyle ki kitaplarınız elden ele dolaşır, sürükleyici gücüyle okurlarda okuma tutkusunu kökleştirirdi. Lise yıllarımızda, sınıf arkadaşlarımızla kitabınızın formalarını paylaşır, ders kitaplarımızın arasına koyar, öğretmenden gizleyerek derste okurduk. 

Balıkesir'de İpek Sineması, kış ayları boyunca perşembe günleri kadın matinesi yapardı. Sinema; sanayi çarşısında, salonu dar uzun, oldukça rutubetli ve havasız bir yerdi. Başlama saatinden önce, sizin romanlarınızdan senaryolaştırılan filmlerin müzikleri, yarım saatlik uzaklıktan duyulacak biçimde çevreye yayılırdı. Bu durum, tüm kadınların sinemaya koşmasına sebep olurdu. Kucaklarında uyuyan çocuklarla ağlaya güle filmler izlenirdi. Beyazperdenin büyülü ışıkları kadınları ve kızları kendi kapalı, baskıcı dünyalarından alır, başka masallara götürürdü. Kışın soğuğu, yoksulluk, evdeki geçimsizlik, kocanın işsizliği, ödenemeyen borçlar, ev kirası, çocukların defter-kalem-giysi giderleri, biten odun-kömür, film boyunca unutulur; filmdeki oyuncunun kederlerine gözyaşları dökerlerdi. 

Bu filmlerin seyircileri, perşembe günleri İpek Sineması'na gidebilmek için, önceden mahalledeki güvenilen bir büyükle anlaşırlardı. Yoksa babalar, kocalar, ağabeyler sinemaya yalnız gidilmesine izin vermezdi! Aileler, genç kadınların sinemadan açık fikirler ve itaatsizlik öğreneceğini sanarak endişe ederlerdi. Kadınlarla kızların gözleri açılmasın diye titizlik gösterilirdi. Yine bu kadınlar ve genç kızlar, evden sokağa izinsiz çıkamayan, tutucu ailelerin kızları idi. Grup halinde sıkılgan tavırlarla gelir, film bitince yine birbirlerinden ayrılmadan mahallelerine hızlı adımlarla dönerlerdi. Başlarını yerden kaldırmaz, çevrelerine bakmaz, gülmez ve konuşmazlardı! Tersini yapan olursa, onları sinemaya aileden izinli getiren orta yaşlı kadın ve diğerleri uyarırdı. Sinema bilet ücretlerini, dantel ve oyalarını satarak kazandıkları paradan ayırırlardı.

Sinemanın önünde perşembe günleri seyyar satıcıdan çok bıçkın, eli tespihli delikanlılar olurdu. Bunların bazıları kız tavlamaya, bazıları da sevgililerini görmeye gelirdi. Gençler için bakışmak ve gizlice tebessüm etmek, görüşmek kadar heyecan vericiydi. Aileler, kızların oğlanlarla görüşmesine, gezmesine, buluşmasına, el ele tutuşmasına, mektuplaşmasına hoşgörü ile bakmazdı! Kimse, kızı hakkında kötü şeyler söylenmesini istemezdi. Çünkü kızların gelecekteki evlilikleri olumsuz etkilenir, diye korkulurdu! Görücü usulü ile evlenmeyi ahlaklı bulan geniş bir kitlenin, terbiye anlayışı buydu! Tüm ülkede aynı anlayış yaygındı.

Sizin duygulu, aşk filmlerinizi kadınlar çok severdi. Erkekler, altmışlı yıllarda, geceleri gidebildikleri, daha çok yeni başlayan vurdulu kırdılı ya da seks filmlerini severlerdi. Bu yüzden sinemalarda “aile yeri” diye bir bölüm ayrılmıştı. Çoluk çocukları ile sinemaya gelenler, erkeklerin seçtiği filmleri seçmezlerdi. 

Kadınların roman okuma tutkusunun iki nedeni vardı: Önce kendi duygularını öğrenmek, sonra başka insanları tanımak. Bu merakla kitaplarınız ağlayarak okunuyor ve üzerinde konuşuluyordu. Bütün eğlencesi radyo ve sinema olan toplum, eserlerinizi hem okur, hem de filmlerini görmek için sinemalara koşardı. Kitaplarınız, bu nedenle çok sevildi ve baskı sayıları durmadan arttı. Okurlar sinema seyircisini, filmler ise okurlarınızı çoğaltıyordu.

“Hıçkırık” romanınızı bana babam önermişti. Evimizin kitaplığında vardı kitaplarınız. Annemle babamı bu roman üzerine tartışırlarken kaç kez dinlemiştim. Filmi, sinemalarda oynamaya başlayınca, ailecek gitmiştik. Sinema salonunda içini çekerek ağlayanların sesi kulaklarımızda “Hıçkırık'ı” seyretmiştik. Film de romanı gibi seyredenleri hıçkırıklara boğuyordu. Bizim kadar hüzün seven millet var mıdır, diye düşünmüştüm lise yıllarımda. 

Aşkın, söze dökülmeden acı çekilerek, roman kahramanları Kenan ve Nalan arasında örtülü yaşanması beni düşündürdü. Duygu dolu roman sayfalarından sonra, sinema oyuncularının yüz ifadeleriyle sinema perdesine yansıyan görüntüleri, zihnimde uzun süre beni kaygılara sürükledi. Roman kahramanları sevilerini, özlemlerini, hep kendi içlerinde yaşıyor, bunu birbirlerine söyleme cesaretini asla gösteremiyorlardı. Roman kahramanları, duygularını ya günlüklerine yazıyor, ya da gizli hıçkırıklarla ağlıyordu. 

Kenan'ın, annesi ölünce, Nalan'ın ailesine evlatlık verilmesi, Nalan'ın Kenan'dan büyük olması, Nalan'ın evlenerek evden ayrılması, ikisinin mektuplaşmaları sırasında Kenan'ın gerçek duygularını ortaya dökmesi, bunu öğrenen Nalan'ın kocasının ona baskı yapması ile romanın sayfaları boyunca aşk için dökülen gözyaşları, hıçkırığa dönüşür.  Kenan ile Nalan aşkı, daha çok acıların çekilmesiyle sürer. Roman örgüsünde yalnız iki kahramanın aşk acıları ön plandadır. Çevre, yaşanan zaman, diğer karakterler, sosyal ve ekonomik yaşam romanın örgüsü içine alınmamıştır.

Sizin anlattığınız bahçesi çiçek dolu evde Nalan leylakları çok sever. Romanda, yaşanan zamanlar, okura mevsimin hep ilkbahar günlerini düşündürür. Ben hayalimde, leylak kokuları arasında, geçirdiği zatürreden ölen solgun yüzlü, yeşil gözlü Nalan düşlemiştim. Nalan'ın Kenan'a olan duygularını yazdığı defterini evin sadık hizmetçisi, Nalan ölünce Kenan'a verir. Hizmetçinin saygılı ve vefalı oluşu karşısında, böyle insanlar var mı, diye düşünmemek elde değil! Neden bu hizmetçi, onları çevrenin merak duygularını körükleyen dedikodu konusu yapmaz, sırlarını saygıyla saklar diye şaşırmıştım. Çünkü günlük yaşamda gazeteler bile âşıkların dedikodularına sayfalar dolusu yer veriyordu! Kenan, kucağında bir demet leylakla her gün Nalan'ın mezarına gidip gözyaşı döker. Bu sadakat, günümüz insanlarına çok yabancı! Sizin roman kahramanlarınız, çok duygulu ve çok da kırılgandı.

Bin dokuz yüz altmış beş yılından sonra insanlar, uzun zaman Hıçkırık romanını ve filmini konuştular. Kenan'ın duygulu bir erkek olmasına kadınlar imrendiler. Kenan ile kendi eşleri ya da nişanlılarını karşılaştırıp onun gibi olmasını dilediler. Nalan'ın ailesinin geçimini ve geleceğini sağlamak için neden çalışmadığını hiç sorgulamadılar, düşünmediler! Romanın okurlarda duyarlılık yaratmak istediği konular var mı, yok mu diye düşünmediler. Filmde sinema dili nasıl kullanılıyor, diye eleştirel bakamadılar!

Oysa altmışlı yıllar; toplumun çağdaş değerleri ile geleneksel yapının alabildiğine sorgulandığı yıllardı. Kızlarını okutan babalar, çevrelerine örnek gösterilirdi. Okuyan kızlar, çevrenin umutla imrenerek bakılan nadide kızlarıydı. Sağlık, eğitim hizmetlerinden, bankacılığa ve çeşitli alanlarda memurluğa adımlarını kararlılıkla atıyorlar, evlerinin ekonomik yüküne katkı veriyorlardı. Okuyan kızlar, okulda aldıkları eğitimle kültür yönünden güçlendikleri için sanat dallarında da kendilerini göstermeye başlamışlardı. Müzikten resme, edebiyattan tiyatroya uzanan uzun bir yolda, sahne sanatlarının tümünde eserler veriyor, kendilerini gerçekleştiriyorlardı. Yenileşen Türkiye, çağın gerisinde kalmamak için kız / erkek karma eğitimi çoktan benimsemiş, yurt kalkınmasında yurttaşlık görev ve haklarını eşit paylaşmalarını sağlamıştı.

Sizin romanlarınızdan yapılan filmleri seyredenler, henüz bu ilerleyişe ayak uyduramayıp yaşamın gerisinde kalanlardı. Aslında ya yaşayamadıkları aşklarına ya da zorla evlendiriliş öykülerine ağlıyorlardı. Yani sizin yazdıklarınızla kendi duygularını özdeş kılıyorlardı. Yine duygularının karşılık bulmaması, karşılaştıkları duyarsızlıklar ve gördükleri baskılara ağlıyorlardı. Yaşamın zor, katı, anlayışsız yanlarına gözyaşı döküyorlardı. Çünkü onlar da kırılgandı. Yaşama karşı aile ve çevre onları dirençli hazırlamadı, sadece görevler yükledi.

Siz, on dokuz yaşınızda Hıçkırık romanını yazdınız. Yayınlatabilmek için yedi yıl beklediniz, yayınevi aradınız. Bir gün Tan Gazetesi'ne götürdünüz. Çok şanslısınız, eserinizi Nazım Hikmet okudu. Gereğinden uzun buldu. Bazı bölümleri çıkardı. Eseriniz yayınlandı. Baskıları hemen tükeniyordu. Yirmi altı yaşındayken, yayınlanan kitabınız ve gördüğü ilgi, size sonsuz sevinç verdi. Hıçkırık, aynı yıl senaryolaştı, filmi çevrildi. Böylece kitaplarınızın ninelerden torunlara doğru uzanan sanat yaşamı başlamış oldu. Otuz altı romanınızın yirmi dördü sinema filmi yapıldı. Bazıları değişen yıllarda gördüğü ilgi yüzünden iki kez çevrildi. Şimdi televizyon dizisi olan Samanyolu (2014) ilgiyle izleniyor.

Siz, 1917 yılında İstanbul'un Üsküdar semtinde doğdunuz. Saint Joseph Fransız Kız Lisesi'nde okudunuz. Özel eğitim aldığınız yıllar da oldu. Sizin çağdaşınız olan bazı yazarlar da Üsküdar'da yaşıyordu. Bunlardan Muazzez Tahsin Berkant'ın romanlarını severek okuduğumuzu anımsıyorum. 1984'e kadar yaşadınız. Yaşadığınız yıllar, toplumun geleneksel yapıdan sıyrılıp cumhuriyetin yenileşme çabaları ile çalkalandığı yıllardı. Her türlü yenileşmenin önce İstanbul'da başladığı bir konumda, yazı dünyasında kalem oynatan, eğitim almış şanslı kadınlardansınız. Ayrıca dünya edebiyatından pek çok yazarın kitaplarına da İstanbul'da gecikmeden ulaşmak sizin için zor olmamıştır. Yazı dünyasının en ünlü eserlerinden beslendiğiniz de bir gerçektir. İnsan ruhunu derinliğine işleyişiniz, okurlara bu izlenimi vermiştir. Yaşama bakışınız, romanlarda sezdirdiğiniz kadarıyla kadınları etkilemiştir.

Servet-i Fünun, Yarımay, Yedigün, Aydabir, Hayat dergilerinde şiir ve öyküleriniz yayımlanmaya başlamıştı. Gazetelerde romanlarınız, günlük bölümler halinde yayımlanınca, gazetenin satışı, en yüksek sayılara ulaşırdı. Aşk ve karasevda konularını, kadının ince duyarlığını çok akıcı bir dille yazmanızın, kitaplarınızın okunmasında payı büyüktü. Kent insanlarının sevdaları, aşk için çektikleri acılar, döktükleri gözyaşları kitaplarınızın ortak temaları oldu. Henüz televizyonun ülkemizde evlerin başköşesine kurulmadığı bu yıllarda, toplum dünyayı, olayları radyo ve sinemadan öğreniyordu. Bu nedenle insanlar, arı, duru ve naif duygulara sahipti. Günümüzde sizin romanlarınızdaki masumiyeti bulmak, mümkün değil!

Ben, Hıçkırık'ta Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı yıllarından hiç söz edilmediğini anımsıyorum. Kenan, Kurtuluş Savaşı bitince İstanbul'a ilk giren birlikte bir subaydır. Yurdumuz için bu kadar yaşamsal ve romanın geçtiği yıllarda heyecanı taptaze konular, neden kitabınızda yer almadı, diye merak ettim! Aklıma romanınızı Tan gazetesinde görevi editörlük olan Nazım Hikmet'in okumuş olduğu aklıma geldi. “Çok uzun” bulduğu bölümleri çıkarmıştı. Acaba çıkarılan bölümlerde neler vardı? Yoksa aşk acıları çeken Nalan ile Kenan'ın kederleri tekrarlanmış mıydı? Nazım Hikmet, size roman konusunda nasıl uyarılar yapmıştı? Kemal Tahir, Orhan Kemal, Cahit Uçuk'a Nazım Hikmet'in uyarılarını anılardan okumuştum. Bu uyarılar, o sanatçıları derinden etkilemiş, güçlü eserlerin yazılmasına sebep olmuştur.

Posta Güvercini adlı eseriniz Fransızca'ya çevrildi. Romanlarınızın kahramanlarının kadınlar olması, kadın okurların roman okuyarak, toplum yaşamına katılmalarını ve duyarlılıklarını, aydınlanma yolunda güç olarak kullanmalarını sağladı. Bu da Cumhuriyetle başlayan çağdaş kadını yaratmada, eğitimli kadının, aydınlanmanın en önemli itici gücü olduğu gerçeğini, topluma duyurmuştur. Kapalı yaşamın dışına çıkış, kadınlara eğitim alarak yaşamda yükselme umudunu vermiştir.

Samanyolu kitabınız üç kez sinema filmi yapılmış. Siz romanda daha çarpıcı bir anlatım yolu seçmişsiniz. Cümleler kısa, olaylar hızlı ama aşk anlatımları yine yürek yakıcılığını sürdürmüş. Duygusal eserlerin her dönemde belli bir izleyici kitlesi vardır. Yaşamın zor, sert, katı, anlayışsız, hoşgörüsüz, hızlı akışından gün boyu yorulan, bıkan insanlar masalsı duygusal filmlere daha çok değer veriyorlar. Bir ölçüde gerçeklerden kaçma, zihni boşaltma, kendi sıkıntılarına avuntu bulma gibi nedenleri olabilir. Kavgalı, çatışmalı, vuruşmalı dünyanın dışında yaşamlar arayan insanların duygusal filmlere yönelmesi, günümüzün bir gerçeğidir.

Sizin kitaplarınızla roman okumayı seven kadınların torunları, şimdi sayıları her geçen yıl artarak roman yazıyorlar. Üstelik bu romanlar, yaşamın tüm anlarını, konularını irdeleyen, sorgulayan, yaşamın karşısında dik duran kadınların romanları oldu. Günümüzde kadın bakış açısından toplumun katmanları inceleniyor, gözleniyor, araştırılıyor, yazılıyor. Kadın ve erkek eşitliği konusu, kadın yazarların romanda, öyküde birincil teması oldu. Toplumun çağdaş yaşama biçimi ile yücelmesi, cinsler arasında eşitliğin gerçekleşmesi ile olacaktır. Edebiyat, toplumdaki eşitsizlikleri göz önüne sererek, duyarlılık yaratmak için tüm yazı türlerini seferber etmiştir. Bugün eğitimli/kentli kadın, toplumun yaşam seviyesinin eşitlikçi yükselişini gerçekleştirmeyi üslenmiştir. Sanatçı olarak toplumu inciten her konuda duyarlı davranışlar sergilemektedirler. Kadın yazarlarımız; toplumun ezdiği, ötelediği, yalnızlaştırdığı, en kıyıdakilerin yaşamlarını işleyerek, insanlara sezdirmekle kendilerini yükümlü sayıyorlar. Kimsesizleri, zor yaşayanları, başkalarının acılarını insanlara fark ettirmek, duyarlılık yaratarak “Ne yapılmalı” konusunda düşündürmek yazının konusu oldu. 

Sizin Romanlarınızdaki İstanbul semtleri ve evleri de çok değişti. Bahçe içinde evler artık kalmadı! Gül, leylak, zambak, çimen, papatya, lale ender gidilen, yaşama alanlarına uzak parklarda ya da çiçekçilerde görülebiliyor. Şimdi apartmanlı yaşamlar, insanları betonların arasına sıkıştırdı.

Romanlarınızın isimlerine bakıyorum. Hepsi film adları olsun diye düşünülmüş sanki. Aşk Bekliyor, Uykusuz Geceler, Güller ve Dikenler, Sisli Hatıralar, Aşka Tövbe, Esir Kuş, Boş Yuva, Şahane Kadın, Son Beste, Günah Bende mi? Zambaklar Açarken… Daha pek çok emek verilerek yazılmış, Türkçenin su gibi akıcı güzelliği, okurun belleğinde kalan kitaplarınız… Bazı yıllar, iki eseriniz birden film yapılmış. Bunun günümüzde görülmeyen bir edebiyat/sinema yakınlaşması olduğunu düşünüyorum. Türk sinemasını yaratan Yeşilçam filmlerinin edebiyatla beslenmesi, dünyadan ödüller alan günümüz sinemasını yaratmıştır. 

Uzun süren savaşlardan sonra insanlar, yaralarını sararken ılık bir limana sığınırcasına kitaplarınıza sarıldı. Çağdaşlarınızla beraber aşk konulu eserlere emek vermenizi çok iyi anlıyorum. İnsanların iyi, güzel ve doğruya yönelmesinde duygulu roman ve filmlerin büyük payı olduğuna yürekten inanıyorum. Sizi masmavi gökyüzünde, yıldızlar arasında, ışıklar içinde sevgiyle selamlıyorum.






Kerime Nadir

Hıçkırık

Çeşitli İnternet siteleri


İncilâ Çalışkan

Yazar İncilâ Çalışkan Balıkesir'de doğdu. Balıkesir Lisesi'ni ve Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi. Yirmi yedi yıl ortaöğretimde Edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra emekli oldu. Masallar, öyküler, romanlar yazdı. Bandırma ve Balıkesir'de çıkan yerel gazetelerde ve dergilerde 30 yıldır düşünce ve sanat yazıları yazıyor. Yazar; Muzaffer İzgü, Ayla Çınaroğlu, Rıfat Ilgaz, Gülsüm Cengiz, Aytül Akal Sempozyumlarında bu sanatçıların kitaplarıyla ilgili bildiriler sunmuştur.

Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Egeli Kadın Yazarlar Derneği üyesidir. Evli ve iki çocuk annesidir.

Basılmış eserleri: Bisikletliler(1997), Bisikletliler Güneş Ülkesinde(1998), Işık Ülkesine Yolculuk (1998), Yaşamdan Sevinç Yaratanlar (1999), Babamın Kitap Sandığı (2000), Bengi (2005), Sedef Kız (2007), Sincaplar (2007), Tarzan (2007), Kartopu Ormanda (2007), Cem İle Cemile ( 2008), Yaşam Umutla Büyür (2008), Arkadaşım Pelikan (2009), Hörü Teyzenin Keçileri (2009), Canoğlan (2010), Moli  Yavruladı (2010), Yelken Yarışları(2010),  Gençlik Çığlıkları (2011), Ceren (2011),  Patlayan Dağ (2011), 

Ödülleri: Bengi (1999),  Heykele Başlamak (2000), Kekik Kokusu (2001),  Hurma Çekirdeği (2003),  Bir Gün Mutlaka (2003),  Dilek(2004),  Cemile'nin Yazgısı (2005),  Kuru İncir (2006), Sütçü Ayşe (2007)  Van Gölü ve Süphan Dağı, Sonbaharda Köyler,  Zürih Gölü ve Kuşlar Parkı(2007)  ödül alan öyküleri.


NOT: DÜZELTİLMİŞ BU HALİ 04.01.2004 GÜNÜ E-MAİL İLE EMİNE AZBOZ'A GÖNDERİLDİ


Bu yazı 130 defa okundu.


Yorumlar


Ad Soyad E-Mail
GÜNDEMSİYASETMANŞET HABEREKONOMİSPORRÖPORTAJLAR YAZARLAR ARŞİV

KONUMUMUZ

Altıeylül / Balıkesir
MND Ajans
©2020 | Tüm Hakları Saklıdır
MND Ajans