ŞAKİR ALBAYRAK
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. DÜNYA SANAT GÜNÜ ÇERÇEVESİNDE SANAT ve BİLİM

DÜNYA SANAT GÜNÜ ÇERÇEVESİNDE SANAT ve BİLİM

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sohbetimizin konusu, san’at ve bilimdi. San’at da bilim de yerli yerinde konuşulan, kullanılan kavramlar olmasına rağmen anlamlarının tam bilinmediği bir gerçektir. San’at kelimesi Arapça menşeli ustalık, hüner, imalat” kelimelerinin kaynağıdır. Buradan kelimenin, yapmak etmek manasında bir kavram olduğu anlaşılıyor. San’atla sun’i kelimesi irtibatlı aslında. Bu anlamların ışığında, asıl san’atkârın, kâinatın yaratıcısı olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır.

Kâinatın yaratıcısınca yaratılan insanların meydana getirdiği cazip, beğenilir eserler de san’at eserleri, o da var olanın taklidi, yansıması halinde gözüyor insanlara. Dolayısıyla sanatın tam kavranması, san’atçının ürününü daha beğenilir hale getirir.  İstanbul eski belediye başkanı ve eski valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın bir toplantıda söylediği bir cümle hatırımda. “İslam’a aykırı her şey müstehcendir.” Bu söze kulak asarsak sanatçılarımız, bu keyfiyetten uzak durmalıdır. Ayrıntıları hatırlamıyorum. Diğer taraftan, san’atın tam kavranamamasından olsa gerek, her farklı bir nesne üreten, san’atçı sıfatını haiz ortaya fırlayıveriyor. San’at ve eserden anlamayınca, böyle durumlarda takdir de görüyor, sebep san’at ile san’arkâr ilişkisinin bilinmeyişinden.

20. asır ortalarından sonra ortaya çıkan sanat anlayışları da san’atkâra bir nev’i yön çizmiştir. Anlayışların doğru veya yanlış olmaları bunu değiştirmez.

Bu anlayışların mottolarıysa şunlardır: “Sanat, toplum içindir, San’at, san’at içindir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ise “San’at Şahşî ve muhteremdir.” diyerek farlı bir cümle kurmuştur ama bu söyleyişin anlamca “San’at, sanat içindir.” söyleminden farkı yoktur.

Bu kavram ve anlayışlar üzerinde çok duruldu. Okul müfredatında da yer buldu.

San’at, toplum içinse san’atçının toplum muhayyilesinde kabul görmeyen bir eser meydana koyma lüksüne sahip olması mümkün değildir. Misal vermek gerekirse san’atçı, müstehcen heykel, resim, fotoğraf… ortaya koyamaz çünkü içinde yaşadığı toplum, bunu kabullenmez. San’atçı, san’at adı altından hareketle toplumu değiştirmeye dönüştürmeye gayret ediyorsa iş başkalaşır. Ya toplumdan tard edilir ya da toplum onun istediği yönde değişir. O zaman, bu, sosyolojik bir olay konumuna geçer.

San’atçının görevi, oluşturduğu eseriyle toplumda farkındalık meydana getirmek, böylece eseriyle toplumun gelişme ve ilerlemesine çok ciddi katkılarda bulunmak olmalıdır.

Sanat, san’at için veya şahsî ve muhteremse bu san’at, san’at eseri veren san’atkârın sahip olduğu mantalitenin sınırları içinde gelişmeye, kalmaya mahkûmdur. San’atçı neye inanıyor, neyi düşünüyor, neyi içselleştiriyorsa eserinin bütün özellikleri, kendini veya sahip olduğu inancı ilgilendirir. Bu durumda san’atçı, toplumun samimi bir bireyi ise eseri, topluma mal olur, değilse toplumdan ihraç olur. Böyle olunca bu da san’at toplum içindir mottosuna uyar.

San’atın bir farkındalığı ortaya koyması gerektiğini ifade etmiştik, buna örnekler de verelim. San’atçı, çabasıyla ortaya koyduğu eserle farkındalık oluştururken toplum zihninin diriliğine, uyanıklığına, bireylerin dayanışmasına vesile olmalıdır. Bunu gözden ırak tutmamalıdır. Hele hele, toplum dayanışmasının bozulmasına, topluluklar arası, bireyler arası mesafelerin uzamasına sebep olacak eser üretimine asla tevessül etmemeli,” Birlikten kuvvet doğar.” İlkesine kıymet verdirecek eserlere imza atmalıdır. San’atçı, toplumunun huzurunu, bütünlüğünü bozacak bir san’at eseri meydana getirme lüksüne sahip değildir. San’at eseri, toplumun ilerlemesine, gelişmesine ışık tutacak özelliğe sahip olmalıdır.

Ez cümle, san’atçının ve eserinin kıymetinin derecesi, toplumun hayat membalarına, kültür ve inanç kaynaklarına bağlılığının derecesi ile ölçülür ve biri yekdiğerine tezat teşkil etmez; etmemelidir.

Farkındalık üzerine örnekler verirken güncelden başlamalıyız. NECATİ BEY EĞİTİM Fakültesinin dekanını ziyaretimde, bana takdim ettiği “KÜLTÜREL BİLİNÇALTI ve YÖNETİM “ADLI eserinin başlangıcında buluna şu cümleye dikkatimi çekti.” Bu irfan sofrasında mârifet insana lütuftur lâkin aslolan hakikattir.”

Çok hoş bir söyleyiş olduğunu söylediğide de cümledeki kelimelerin baş harflerine dikkatimi çekti.BİSMİLLAH

İşte bu, tam bir farkındalık ve san’atlı söyleyiştir.

Mehmet Akif Ersoy, tasanuya değer vermediğini söyleyerek”Ne hüviyetle şu karşında duran eşârım/Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri/Ne tasannu bilirim ne san’atkârım/ Şiir için göz yaşı derler Onu bilmem yalnız /Aczimin giryesidir bana bütün âsârım.” dizelerini ifade etmektedir. Böyle söylemekle yapmacıklıktan ve san’atkaranelikten uzak durduğunu belirtiyor. Bu anlayış ile tevazu mu gösteriyor, gerçeği mi belirtiyor. Tanıdığım Âkif, yüksek bir tevazu gösteriyor. Bu söyledikleriyse gerçekten san’atlı söyleyiştir. Bu kadar veciz söylenebilir.

Diğer taraftan san’ata dair bir tanımda şu”San’at ideolojinin estetik hüvviyet kazanmasıdır.” İdeolojinin (inanç) güzel bir kimlik kazanmasıdır.

Bir hatıramı da nakledeyim. Evlilik arifesinde düğürlük esnasında, gönderdiğim büyükler, boş dönüyorlar, ben de hüzünleniyorum. Böyle bir zamandı. Balıkesir Kültür ve san’at derneğimize uğradım. Tabiî ki yüzümden düşen bin parça, arkadaşlarımdan biri, “Üzülme ağabey.” diyerek beni teskine çalışıyordu. Bu esnada düşüncem, hemen  bir beyite vücut verdi. “Hüsrana müstağrak oldum neşelen dediler/ Surûretten ağladım bak bu ne şen dediler.” Bu beyit de anın farkındalığıydı elbet.

San’atla bilimsel çalışmaların münasebetinin ne olduğuna da değinelim. Bilimsel eserler de evvelâ fikirde, sonra sözde, sonunda da bilimsel yazıda şekillenir. Hâsılı bir anlatım meydana gelir. Bu anlatımda da bir farkındalık olmalıdır. Bu farkındalık meydana getirilemezse anlaşılma tamamlanamaz, bu da müessirin çalışmasına ket vurur. Öyleyse bilim insanlarının anlatımlarında san’ata dair özellikler olmalıdır. Hele hele imlâsı ve işaretlemesi, yanlış bir sürü eser var ortalarda. Bunların böyle oluşu anlaşılmaya mâni olmaktan başka bir işe yaramıyor.

Benim telefonumun kayıtlı olduğu arkadaşlar farkındadır. Profilimde, Şair Yusuf Nabi’nin (D: 1642, Şanlıurfa – Ö: 10 Nisan 1712, İstanbul, Üsküdar Karaca Ahmet mezarlığı)  Hicaza giderken yol arkadaşı bir paşaya hitaben yazdığı bir na’tın ilk mısraından mülhem bir dörtlüğüm vardır. “Terk-i edep etme/ Bu cihân fânidir/ Ömrü uzun sanma / Ölüm çok anidir.” Bu dörtlük de bir farkındalığı, veciz belirtmekten uzak değildir.

Nabî hazretlerinin hikâyesi ise şöyledir. Hac seferinde kervanda, kendine yakın bir paşa vardır, rivayetlere göre Hasan Paşa veya Mehmet Rami Paşa, arkadaşlıkları da varittir. Paşa, deve üstündeki vaziyetini gidiş istikametinde ayaklarını devenin boyun yönüne doğru uzatarak değiştirir. Bu durum Nabî Hazretlerini ikaza sevk eder çünkü gidiş yönü kâbetullah yönüdür. Bu hal, bir hürmetsizlik alâmetidir. Bu durumun düzelmesi için paşayı ikaz eder. Paşa nedametini, “Bunu kimse duymasın.” tembihi ile belirtir. Vaziyet çok naziktir. Sabah ezanları okunurken kafile, Kâbe mevkiine varır. Ezandan sonra ise Yusuf Nabi’nin Paşa arkadaşını tediben yazdığı metnin Mekke müezzinleri tarafından okunduğu işitilir. Nâbî de Paşa da hayretler içinde kalırlar zira ikisinden başka kimsenin bilgisi dâhilinde olmayan bir metin, Mekke-i mükerreme müezzinlerince okunuyor. Bu durum, günümüzde ancak mesaj gönderirsek gerçekleşir. Gerçekten şaşılacak bir durum. Bunun sebebini öğrenmek için baş müezzini bulurlar. Baş müezzin onlara” Rüyasında Hz. Peygamberi (SAV) efendimizi gördüğünü, Peygamberimizin (SAV) kendine, Ümmetinden Nabi’nin şiirinin ezan esnasında okunmasını buyurduğunu söyler. İş zamanın mantalitesince anlaşılır. Hal böyleyse Paşa mı evliyadan, Şair Nabi mi evliyadan baş müezzin mi evliyadan? Cevap, üçte üç değil midir?

Elbette san’atkârane sözler ve nesneler kıymetlidirler. Toplumda oluşturdukları farkındalık ve beraberlik ruhu toplumun istikbali için önemli bir keyfiyettir.

Gelelim bilim konusuna. Geçen seneki sohbetimizin konularından biri mikrobun keşfine dairdi. Mikrobu, Louis Pasteur’ün (1822 – 1895) keşfettiği, meb müfredatıında da üniversite müfredatında da kayıtlıdır. Ya yanlıştır ya yalandır ya da kasıtlıdır. Bunlar, ayrı mevzular. Mikrobu keşfi, İbn-i Sina’ya(980-1037) aittir. Louis Pasteur, yaşadığı yıllara bakılırsa Sultan 2. Abdülhamid han zamanının Fransız bilim adamı. Osmanlı sultanı 2. Abdülhamid hanın, Pastörü, daha verimli laboratuvar çalışmalarını gerçekleştirmesini teminen  İstanbul’a davet ettiği halde, gelmemesine rağmen 800 akçe bağışta bulunduğu bilinmekler beraber, sultan2. Abdülhamid’e kzıl sultan diyenler Fransızlar ve bizdeki jön Türklerdir.

İbn-i Sinâ’dan sonra, İbn-i Hatib (1313-1374) isimli bir zât, günümüz anlamında ilk karantina işlemini gerçekleştiren bir hekimdir. Karantina sebebi de İnsandan insana mikroplar vasıtasıyla hastalığın bulaşmasını keşfidir. Gemi yolcularının arasına köylerden gelen bedevîlerin hastalandığını tespitle işe başlayıp gemilerdekilerden sonra gelenlere bir hastalık bulaştığını fark edip salamlar ile hastaların karışmasını mani çözümler üretir ,o da karantina yani birbirinden ayırmak.

Daha sonra ise Akşemseddin (1389/1390- 1459) bu konuda çalışmış, mikrobiyolojinin babası unvanına layık görülmüştür.Bulaşıcıların gözle görülemeyecek kadar küçük canlı(mikrop)olduğunu tespit etmiştir.

1760’ta vefat ettiğine dair bilgimiz bulunan, Abbas Vesim Efendi’nin keşfettiği verem mikrobunun kâşifi unvanı, Abbas Vesimin ölümünden 74 yıl sonra doğduğu bilinen Robert Koch’a verilmiştir. Abbas Vesim Efendi, Fatih semtinde eczacılık da yapmıştır.

Harezmî (780-850) CEZERÎ (1136-1206)

Bugünkü sohbetimizde Bilgisayar üzerinde duracağız. Bilgisayarlar 01 sistemine dayalı çalışırlar. Sıfır, hayatımıza intikal etmeseydi çekilmez bir hayatımız olur, keşmekeşlik hüküm sürer, hacimli hesapları parmak saymakla bitirmezdik. Sıfırı, (0) hayatımıza dahil edip bütün hesap işlemlerini kolaylaştıran Harezmi’dir. (780-850)

Sıfırın hayata intikali, bugünkü Bilgisayar dünyasının temelini teşkil eden ikilik sistemin doğuşuna sebep olmuştur. Bunun formülünü de bilim tarihinde ortaya koyan ilk bilim insanımız İsmâil bin er-Rezzâz el-Cezerî’den (1136-1206) başkası değildir, değildir ama İngilizler bunu reddederek Cezerî’nin ölümünden 8 yıl sonra dünyaya gelen, Cezerî ile aynı havayı bile solumamış bulunan Bacon’ı (1214-1292) kabul ederler, öne sürerler. Fransızlar da Bacon’u reddederek Descartes (31 Mart 1596 – 11 Şubat 1650) ve Paskal’ı (19 Haziran 1623’te Fransa’nın Clermont-Ferrand’da doğmuş, 19 Ağustos 1662’de Paris’te ölmüştür. ) öne sürüyorlar, Almanlar da hepsini reddederek Leibniz’i (1646- 14 Kasım 1716) önceliyorlar Garabete bakın doğum ve ölüm tarihleri onların hepsini ele veriyor.

Bütün bunlara rağmen Cezerî, Sibernetiğin babası unvanını taşımaya devam ediyor.

Birunî(973-1051)

Harezm’de doğan, Gazneli Mahmut’un desteğini gören, Arapça ve Farsçanın yanı sıra Sanskritçe, İbranice, Rumca, Süryanice ve Yunancayı da bilen Bîrûnî, çalıştığı bilim dallarında büyük ilerleme göstermiş, çok sayıda eser bırakmış şöhretli bir Türk bilim adamıdır.

Bîrûnî’ye göre Dünya yuvarlaktır. Bîrûnî, bu yuvarlaklığı dağların yüksekliklerinin bozamayacağını söyleyip şöyle der çünkü dağlar, ne kadar büyük olursa olsun. Dünya’nın büyüklüğü yanında, çok küçük kalmakta ve ancak bir kırışıklık şeklinde gözükmektedir.

Daha sonra Bîrûnî, Dünya’nın Ay’a vuran gölgesini de ele almakta, gölge kenarının yuvarlak olduğuna dikkati çekerek Dünya’nın yuvarlak olduğuna kanaat getirmektedir. ‘Cisim nasılsa gölgesi öyle olur.’ düşüncesinden hareketle tespitini şöyle belirtmektedir: ‘’Eğer Dünya yuvarlak olmasaydı, Ay’a vuran gölgesi yuvarlak olamazdı. Bu durum birçok gözlemle doğrulanmıştır. Dünya’nın değişik yönlerden Ay’a vuran gölgesinin hep yuvarlak oluşu, Dünya’nın küre biçiminde oluşunun delilidir.’’

Newton (1642-1727) ve Fransız Piscard yaptıkları ölçme sonucu Ekvator’un uzunluğunu 25.000 mil olarak hesaplamışlardır. Hâlbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan’da tespit etmiştir. O çağda Batı’nın bundan haberi yoktur. 700 yıl sonra ulaştıkları bu bilgiyi ısrarla kendilerinden önce yokmuş gibi davranmaya devam ediyorlar. Heyhat!

Kuzey, güney, doğu ve batının farklı noktalarda buluştuğunu, denizlerin ardında, Dünya’nın doğu ve batı kıyıları arasında bir karanın bulunduğunu (bugünkü Amerika Kıtası) öngörmüştür. Bu öngörü 10. Asır sonlarıyla 11. Asrın başlarının tarihini taşımaktadır. Oysa Amerika kıtasının, bizlere, 1492’de keşfedildiği öğretildi.

Geliştirdiği teleskoplarla yaptığı gözlemlerin sonucunda, gezegenlerin Güneş etrafında döndüğünü doğrulayan Galileo (1564-1642)’dan 600 sene önce ‘Dünya’nın döndüğü’ fikrini Bîrûnî savunmuştur.

Newton (1642-1727)’dan 700 sene önce, Netwon’un matematiksel olarak ispatladığı ‘’Yer Çekimi Kuramı’’ üzerine ilk fikirleri Bîrûnî ileri sürdü. Dünya dönüyorsa ağaçlar ve taşların neden fırlamadığı sorusuna, merkezde bir çekicilik olduğu ve her şeyin Dünya’nın merkezine düştüğü cevabını vermiştir.‘’Kitabü’I Cemahir fi Ma’rifeti Cevahir’’ adlı eserinde 50’nin üzerinde mineral, maden, metal, alaşım, porselen gibi maddeler hakkında detaylı bilgi vermiştir. Bu eserinde, her maddenin, maddeleri birbirinden ayırt etmeye yarayan özgül ağırlıklarını göstermiştir. Elementlerin değerleri

Bîrûnî           Modern Kimyaya göre

Altın 19.05-                        19.26 19.29

Bakır 8.72-                          8.83, 8.85

Cıva 12.74-                         13.59 13.56

Pirinç 8.55-                        8.67 8.40

Hâzînî 

Altın      19.05                                   19.26

Civa       13.56                                   13.59   

Bakır      8.66-                                    8.85     

Pirinç     8.57-                                    8.40     

Demir   7.74 –                                    7.79     

Kalay     7.32-                                    7.29     

Kurşun 11.32-                                 11.35   

Ömrü boyunca incelediği bitkileri, eczacılığa dair yazdığı ‘’Kitâbü’s-Saydele’’ adlı eserinde, sıralayıp doğal ilaçların hangi hastalıkları tedavi ettiğinin kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını sağlamıştır.

Doğal kaynakların sınırlılığına işaret ederek “Tabiat Ekonomisi” kavramını ortaya koymuştur. Bu kavramın daha iyi anlaşılmasını sağlamak için modern dünyada kullandığımız “yaşanabilir çevre” “sürdürülebilir dünya” gibi tabirleri hatırlayalım. Bugünün anlayışıyla düşünürsek bin sene önce bu fikirlere hiç lüzum olmadığına inanmak zorunda kalırız. Devir o devir Bîrûnî, doğal kaynakların sınırlılığını ilân edip hoyratça kaynak kullanımının gereksizliğini bin yıl önce ortaya koymuştur. Canlıların oluşum ve gelişimini incelemiş, tabiatta güçlü olanın yaşayışını sürdüreceğini belirtmiştir. Buradan güçlü milletlerin tarihinin uzun olacağı hükmünü de çıkarabiliriz.

Bîrûnî hakkında, Fransız Şarkiyatçı Jacques Boilot, (1635-1716) “Bugün anladığımız şekliyle ilmî düşüncenin şampiyonu görünümünde olan bir ilim adamıdır çünkü o, çalışmalarında deney ve gözlemi esas almakla titiz ve tenkitçi bir gözle olayları devamlı olarak değerlendirmektedir. “demektedir.

İslâm kültür ve medeniyeti üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Fransız Şarkiyatçı Carra de Vaux (1867-1953) ise şunları söyler: “Daha yakın, diğer büyük düşünürler, meselâ bir Leonardo da Vinci (1452-1519) ya da Leibniz (1646-1716) gibi Bîrûnî de birbirinden farklı birçok kabiliyeti kendinde toplamıştır. Filozof, tarihçi, seyyah, filolog, bilgin, şair, matematikçi, astronom ve coğrafyacı olarak bu sahaların hepsinde izini bırakmıştır. Aradaki çağları atlamıştır sanki. Gençliği bugün bile bizi etkiler. Kendi çağından kopup bize gelecek gibidir.” demektedir. Bu kanaatin doğruluğu tartışılmaz gözükse de sonra yaşamış olanlara önce yaşamış ve örnek teşkil etmiş birini (Bîrûnî) benzetmek mantıklı mı? Bîrûnî ile Leonardo da Vinci arasında ortalama 5 asır; Bîrûnî ile Leibniz arasında ise 7 asır gibi zaman aralığı bulunmaktadır. Sonrakiler öncekilere benzetilebilir. Bu çelişkili anlatım, Türk yazarlarında da maalesef var.

Orta çağın en yetenekli matematikçisi, İtalyan matematikçi Pisalı Leonardo Fibonacci’nin (1170-1240) ikinci ve üçüncü dereceden denklemlere ait bilgileri aslında, Biruni (973-1051), Ebû Kâmil Şucâ,(850-950) İbn-i Sînâ(987-1037) ve Karacî gibi Müslüman âlimlerden öğrendiği söylenmektedir.

Tacik politikacı ve bilim adamı, Bobojan Gafurov(1908-1977) ise gerek çağdaşları ve gerekse kendinden sonrakiler arasında, astronomiyi, en ufak ayrıntılarına varıncaya kadar bilebilen Bîrûnî’den başka kimsenin çıkmadığını söyler. Galileo’den (15 Şubat 1564 – 8 Ocak 1642) 6 asır önce Dünya’nın döndüğünün, Newton’dan (4

Ocak 1643 – 31 Mart 1727) 7 asır önce yerçekiminin, Christof Coloumb’dan (1451-1506) beş asır önce Amerika kıtasının varlığının, Dünya’nın yuvarlak olduğunun, ekvatorun uzunluğunun, Japonya’nın, Ümit Burnu’nun keşfinin bilgisini Bîrûnî ’ye borçlu olduğumuzu gururla söylemeliyiz. Bizim neslimize hatta bizden öncekilere de sonrakilere de bütün buluş ve keşiflerde, Türk İslâm medeniyet dünyasının hiç payı, payesi olmadığı propaganda edildi. Niçin sorusunun cevabı bu çalışmanın şümûlünde değildir.

HÂZÎNÎ(780-950)

Türkistan’ın Merv şehrinde yetişmiş ve 1118 senesinden sonra ünü yayılmıştır. Ebû Ca’fer Ali Hâzinî adlı başka bir bilginle karıştırılmaktadır. Ebû Ca’fer Ali Hâzinî de zamanın önde gelen bilginlerindendir ve özellikle matematik ve astronomi alanlarında etkindir, muteberdir, söz sâhibidir. İşte; Hâzinî bu zâtın kölesidir. Hâzinî’deki kâbiliyeti sezen Ebû Ca’fer Ali Hâzinî ona ilim öğrettikten sonra hür bırakmıştır. İbn-i Heysem de Hâzinî ile karıştırılmaktadır. Aslında üçü de ayrı ayrı prestijli bilginlerdir.

Hâzinî, astronomiye çok önem vermiştir. Birçok şehirde kıblenin nasıl bulunabileceği konusunda esaslı çalışmalar yapmıştır. Bîrûnî’nin yolundan giderek, konik bir kap biçimindeki âlet ile cisimlerin sıvılar içindeki sürüklenme mukavemetleri (karşı koyuşları) konusunu da incelemiştir. Birçok katı ve sıvı cismin yoğunluklarını son derece duyarlı ve bugünkü değerlere yakın bir şekilde belirlemiştir.

Elementler Hâzinî’ye Göre Bîrunî’ye göre Güncel değerleri aşağıdaki gibidir.

                                             Hâzinî                  Güncel

Altın                                      19.05                   19.26

Civa                                       13.56                   13.59   

Bakır                                     8.66-                   8.85     

Pirinç                                     8.57-                    8.40     

Demir                                   7.74 –                    7.79     

Kalay                                     7.32-                    7.29     

Kurşun                                 11.32-                  11.35                 

Bîrûnî                     Güncel

Altın                                      19.05- 19.26                     19.29

Bakır                                     8.72-8.83                          8.85

Cıva                                       12.74-13.59                      13.56

Pirinç                                    8.55-8.67                           8.40

Ağırlık kavramını oluşturan yerçekimi kuralını, hâlâ Isaac Newton’a (d. 4 Ocak 1643 – ö. 31 Mart 1727) mal ededuralım. Bîrunî de (973-1051) yukarıda görüldüğü gibi özgül ağırlık tespiti çalışmalarını Hazinî’den önce gerçekleştirmişti.

DR. YÜZBAŞI ESAD FEYZİ

Beşeriyetin savaş tarihine kuş bakışı bile bakıldığında, savaşların insanlığa keder ve acı yaşattığı gerçeğini hemen görürüz. Bir kavle göre de barış isteyenin savaşa hazır olması gerektiği hakikati de ortadadır. Bu durum, bizde, şair ve hekim Abdülhak Molla’nın “Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;/ Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh.” Beytindeki mana ile hafızalara yer edinmiş bir anlayış halindedir. Her ne kadar savaşlar, acı ve keder doğururlarsa da barış içinde yaşayabilmenin tek şartı, savaşa hazır yaşamaktır zira savaşa hazır olmak güçlü olmaktır. Güçlü olanın huzurunu bozmaya kimse cesaret edemeyeceği için barış ve huzur bozulma tehlikesine maruz kalmayacaktır. Bu da kuşkusuz devletin sahip olduğu gücüne bağlıdır. Güçlü olduğunuz keşfedildiği zaman, bırakın savaşma arzusunu, savaşmamak için önünüzde dokuz takla atarlar. Bu yüzden güçlü olunması gerekir. Barışın devamını temin için gücü çağrıştıran bir kavram olarak “İşte adûv karşıda hazır silah/Hazır ol cenge istersen sulh u salâh” ibaresiyle de yaygındır.

Barış halini sürdürmek isteseniz de günün birinde savaş gerçeğiyle yüz yüze kalma mecburiyeti söz konusu olur. İşte bu mecburiyetler sebebiyle savunma teknolojilerinin gelişmesi yanında, sağlığı korumaya dair de gelişmeler geri durmaz. Özellikle beden sağlığını ilgilendiren tedbirlerin neler olduğu herkesin gözü önüne çıkar. Savaşların bıraktığı psikolojik sorunlar da hat safhada olur.

Dr. Esad Feyzi’nin tanınma sebebi de bir savaştır, (Türk- Yunan Savaşı, 1897). Bir savaş sonucu tanımışız ama kim olduğu konusunda, meraklıların ve akrabalarının tanıdığı biri olmaktan çıkamamıştır zira ne askerî tıp tarih programlarında ne tıp tarihi dersi programlarında yeteri kadar yer almıştır. Üzüntüye sebep olan da bu keyfiyettir. Ecnebilerin boy boy fotoğrafları ve hayat hikâyelerinin kütüphanelerimizi işgal etmesine rağmen Esad Feyzi’yi akrabaları ve meraklıları dışında kimse bilmemektedir. Öyle ya kimdir Dr. Esad Feyzi?

Üsküdarlı kolağası Feyzi Ağa’nın oğlu Esad, 1874 yılında, Gemlik’in Pazar nahiyesinin Gönenç Köyünde doğmuş, İstanbul’da Davut Paşa Askerî ortaokulunu ve lisesini bitirdikten sonra Askeri Tıp Fakültesine girmiştir.

Liseden beri, Fen derslerine oldukça meraklıdır. Hocaları, Dr. Antranik Paşa, Vasil Naum Paşa, (1855-1915) Dr. Ali Rıza Bey (1867-1904) jeoloji ve mineraloji hocası İbrahim Lûtfi Bey’ (1838-1903) den çok yararlanmıştır. Zamanımızda, öğrencinin öğretmeninden yararlanması gibi bir kavram mevcut değil, öğretmenin zorlamasıyla sınıf geçecek kadar bildiler mi yetiyor. Demek ki Esad Feyzi’nin kendine özgü hedefleri var ki hocalarından yararlanmanın yollarını seçiyor ve başarıyor hatta fizik laboratuvarının yeterli hizmet vermesinde büyük emeği, payı vardır dahası, ithalen elde edilmesi gereken alet ve edevatı, kendi el emeği ile yaptığı unutulmayan hadiselerdendir.

Şimdilerde, eskilerin mağaza, dükkân dediği AVM’lere, diğer büyük iş yeri ve resmî kurumlara girerken üstümüzde görünmeyen cisim olup olmadığına kani olmak için bir cihazla bizi kontrol ederler. İşte Dr. Esad Feyzi’nin önemi, bu cihazların büyük büyük dedeleriyle ilgisinden geliyor.

Şöyle ki 27 Mart 1845’de Prusya’da doğan Wilhelm Röntgen, Zürih Politeknik Üniversitesinde makine mühendisliği diploması ile mezundur.

1890’larda emsallerinin yaptığı gibi “Crookes tüpü ile çalışmalar yapmaktayken tüpün, siyah bir kartonla kaplı olmasına rağmen 2 metre mesafedeki baryum platinosiyanid sarılı kâğıtta parlamaya sebep olduğunun farkına varır. Bu fark ettiği şeyin, o ana kadar fark edilmemiş bir ışın olduğunu anlar. Adını bilmediği, bu ışına, bilinmeyen anlamında (X) ışını deyiverir.

Aslında, bu sonuç, ulaşmaya çalıştığı bir sonuç değildir. Kazara bunun farkına varmıştır. Buna tesadüfî de dense ziyan etmez. Bunu, hanımının elinde, şuurlu bir durumda dener, sonunda hanımının elinin parmak şekillerini tespit eder.

Deneyler sırasında, yoğun radyasyona maruz kalan parmaklarını kaybeden Wilhelm Röntgen, 28 Aralık 1895’de, bu önemli keşfini, resmen duyurur.

Artık (X) ışınları kavramı tanınıyor. Bu keşiften sadece birkaç ay sonra 1896’da “La Semaine Médicale”isimli dergide (X) ışınları hakkında yayımlanmış ayrıntılı makaleyi inceleyen Tıbbiye son sınıf öğrencisi Esad Feyzi ve Rıfat Osman, müthiş bir heyecan duyarlar.

Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane’nin fizik laboratuvarında, Crookes Gazlı Katod ışını Tüpü ve Ruhmkorft Bobini ile laboratuvarda yaptıkları el yapımı pilleri kullanarak “Yabancı Cisimler Cihazı” olarak adlandırdıkları basit bir Röntgen Cihazı yaparlar. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden (D. 1877, Kayseri- Ö. 1949, İstanbul) kendinden iki sınıf büyük olan Esad Feyzi’nin bu muhteşem başarısına şahittir.

Esad Feyzi, Fizik laboratuvarında talebe asistanı olarak görev yapmaktayken bir gün, heyecanla kimya laboratuvarına gelir ve hocalarına “Aman Efendim, Fizik Laboratuvarında iyi bir Crookes tüpü ile güzel bir Rhumkoff bobini duruyor. Sizde kuvvetli bir elektrik pili bataryası var. Müsaade ederseniz bu reyonu (ışını) burada yapalım” der. Teklif kabul edildikten sonra sistem kurulur ve denemeler olumlu sonuç verince, dünyalar sanki tıbbiyelilerin oluverir. Böylece Röntgen ışınının keşfinden iki ay sonra ilk tıbbî radyolojik görüntülemeyi, 22 yaşındaki bir tıbbiyeli İstanbul’da başarmıştır. (1896)

Bundan sonra neler olmuştur? (1877-1878) Osmanlı- Rus Plevne Savaşının yaraları henüz kapanmış değil. Türk- Yunan savaşı adıyla 1897’de bir harp olmuştur. Harbin başlamasından evvel kaybedilmiş olan Plevne savaşının sonuçlarından dolayı bu savaşı da Türklerin kaybedeceği kanaati yaygın iken savaşın lehimize sonuçlanması tahmincileri şaşırtmıştır. Savaş, kazanılsa da kaybedilse de behemehâl, şehit ve yaralı gaziler oluyor. Yaralı gaziler, tedavi merkezlerine getiriliyor ama çaresizlik başa güreşiyor. Gazilerin bedenlerine saplanan kurşun ve metal parçalarını görmek ve müdahale etmek ne mümkün. İnlemeler, feryatlar hudut tanımaz.

Türk –Yunan savaşında, yaralı gazilerin nakledildiği yerlerden biri de Yıldız asker hasta hanesidir. Bunu haber alan Esad Feyzi ve Rıfat Osman, Asker hasta hanesinin Baş Operatörü Cemil Paşa’ya “Osmanlı asker yaralılarının Yıldız Hastanesi’nde tedavi altına alınacakları duyulduğu için tıbbiye tabiat müzesinde bulunan ve pek az eksiği olan, yabancı cisimler (Röntgen) cihazının adı geçen hastaneye taşınarak, vücut boşluğunda yerleri bilinmeyen kurşun ve mermi parçalarıyla değişik şekillerde meydana gelmiş kemik kırıklarının durumları hakkında, adı geçen cihazın tarafımızdan kullanılmasına ve bu suretle yabancı cisim uygulamasının şerefinin, uygarlık dünyasında, Osmanlı tababetine verilmesine ve yaralıların uzun ıstıraplardan kurtulmasına, lütfen siz büyük üstadın aracılık etmesini arz ve istirham ederiz.” ifadelerinden oluşan bir dilekçe yazarlar.

Esad Feyzi ve Rıfat Osman’ın bu isteği büyük bir memnuniyetle karşılanarak dâhiliye ve pediatri uzmanı, Doktor Salih Bey ve onun yardımcıları sıfatıyla Esad Feyzi ile Rıfat Osman’ın Yıldız Hastanesi’nde bu cihazı kullanmalarına izin verilir. Uygulama olumlu geçer. İlk uygulamada, sağ el bileğinden yaralanmış Boyabatlı Mehmet’in sağ el bileğindeki şarapnel parçasının tespit edilerek tedavi edilişidir.

İlk çekim bu röntgen görüntüsü 1897’de Servet-i Fünun Dergisi’nde ve 1899’da Nevsali Afiyet Dergisi’nde yayımlanır. Nevsali Afiyet’i bilmeyiz ama Servet-i Fünun’u bilmeyen yoktur fakat bu mühim haberler okullarda konu edilmedi. Sadece Servet-i Fünûn’un edebiyat konularına yer verdiğini biliyoruz. Hakikaten bu önemsiz bir olay mıydı? Yoksa bu hekimlerin Türk olmaları mı olayın önemini azaltıyordu? Kim bilir?

Diğer taraftan hayranlar da yok değilmiş hani… Askerî Hastaneyi ziyaret eden Alman Kızılhaç Tıp Heyeti, bütün dünyada yeni bir tıp dalı olan radyografinin bu şekilde uygulanmasından hoşnut olurlar ve hayranlıklarını ifadeden çekinmezler. Yanlarında getirdikleri bir Röntgen cihazını, Mayıs 1897’de Yıldız Askeri Hastanesi’ne yerleştirerek, X-ışınlarının savaş cerrahisinde uygulanabilirliğini deneyimlemek için Türk meslektaşlarıyla birlikte çalışırlar. Bu, Yıldız’da Esad Feyzi’nin kurduğu Röntgen cihazının ardından, Türkiye’de kurulan ikinci Röntgen cihazı olur. Buraya dikkat(!)Bizim tıbbımız ilk cihazı tesis etmiş oluyor. 

Ekipten Dr. Küttner, 1898’de çalışmalarını anlatan bir rapor hazırlayarak ameliyat ettikleri vakalar hakkında ayrıntılı bilgiler verir ve Yıldız Hastanesi’nde çektikleri birkaç radyografiyi yayımlar.

Cemil Paşa, yaralı askerlere ait bazı röntgen görüntülerini, Fransız Cerrahi Derneği’ne gönderir ve 30 kadar basit ve komplike fraktür görüntüsünü bilimsel etkinliklerde sunar.

Türk-Yunan Savaşı’nda, Yıldız Hastanesi’nde, Doktor Salih Bey tarafından gerçekleştirilen sistematik radyolojik ilk çekimler, daha sonra İngiliz Kızılhaç doktorları tarafından Atina’da da uygulanır. Böylece Türk-Yunan Savaşı, röntgen tekniğinin kullanıldığı ilk savaş olma özelliğine sahip olur. Burada küçücük bir hüznümü de belirtmeden geçmeyeyim. Bu kitabımın takdiminde (Sunu başlığı) “Bizden adam olmaz “dedirtenlerin etkisinde pasivize edildiğimizden bahsetmiştim. Mehmet Akif Ersoy’un yaşıtı (İki yaş büyüktür) sayılabilecek olan Esad Feyzi’nin bu vaziyetinden kamu için söz edilmeyişi dikkat çekici değil midir? Mehmet Akif Ersoy ta o zamanlar, benim terennümümü aynen zikrediyor. Ne enteresan değil mi?

(“Acaba biz Müslümanlar niçin bu halde düştük?) Bunun illetini ben şöyle görüyorum: Doğduğumuz günden itibaren babalarımız, analarımız, hocalarımız, siyâsîlerimiz, ediplerimiz, şairlerimiz, muharrirlerimiz, bize istikbâl için ümit verecek bir şey söylemediler. (Ben, çocukluğumdan beri: “Biz yapamayız. Avrupalılar terakki eylemiş. Siz çok fena günler göreceksiniz!” nakaratından başka bir şey işitmedim. “(“Sebil’ür -Reşâd” mecmuası, 24 Şubat 1920 “Balıkesir zağanos Paşa camiinin kürsüsünden… Yusuf Akgül, Bayşad Balıkesir.) Mehmet Akif Ersoy’un bu kürsüden söyledikleri de üzüntüsüne rağmen Millî Mücadelede birleşmeyi teminen yaptığı konuşmada, kalkınamamışlığın suçunun, alenen toplumda bulduğunu ifade etmektedir. Bu, ayrı bir konu olmalı. Esad Feyzi (1874-1901) Üsküdar Karaca Ahmet mezarlığında metfundur.

AHMET SÜREYYA EMİN BEY (1843-1923)

1848 senesinde, İstanbul’da dünyaya gelen Ahmed Süreyya Emin Bey, Seri atışlı bir sahra topu icat etmesiyle ünlüdür. Dünya’nın ilk seri atışlı sahra topunun icadı, 1866-1868 yıllarında Fişekhane ’de gerçekleşmiştir. Bu icadı, onun üstün kabiliyette yaratılışına da bir kanıt olmaktadır. Zamanın ilerleme anlayışına uygun Ahmed Süreyya Emin Bey’in manevî duygularının da yüksek olduğu anlaşılıyor. Büyük keşifler ve icatların genellikle harp zamanlarıyla zor zamanlarda zuhur ettiği bilinmektedir. Yaşadığı yıllara bakılırsa Tanzimat dönemi, Islahat hareketleri, 1. 2. Meşrutiyet yılları, 93 harbi, Türk -Yunan harbi, Balkan, Trablusgarp muharebeleri, 1. Dünya harbi, peşinden Millî mücadele, bu hükmü teyit eder niteliktedir. Seri atışlı havan topunun icadı, zamanında işe yaramış mıdır? Hayır. Niçin? Topun kullanılmasına zamanın elitleri, izin vermemişlerdir. Dedik ya zor zamanlar. Ahmed Süreyya Emin Bey’in babası, Enderun’da yetişmiş mabeyin baş kâtibi Emin Bey’dir. Mihrişah Valide Sultan’ın yağlıkçı başı, El Hac İbrahim Ağa, Ahmet Süreyya Emin Bey’in dedesidir. Posta telgraf bakanlığı yönetim kurulu üyeliği de yapmış olan Ahmet Süreyya Emin Bey, bu görevinden istifa etmiştir. 1923’te vefat eden Ahmet Süreyya Emin Bey, Beşiktaş’ta Yahya Efendi camiinin mezarlığında medfundur.

Ahmet Süreyya Emin Bey’in Aile mezarlığından fotoğraflar. (Beşiktaş Orta Köy Yahya Efendi camii mezarlığından)

1860-1865 yıllarında icad edilen seri (otomatik) atışlı topun Şişli Harbiye müzesi sergisinden alınan bir fotoğraf. Topu kullanma pozisyonundaki kişi, Şakir Albayrak.

NECİP AKAR (1904-1957) Kadıköy’de, ilköğrenimini tamamladıktan sonra, Vefa Lisesi’ni bitiren Necip Akar,1924’te, Eczacılık okulundan mezun olmuştur. Müteşebbis bir ruha sahip olduğu anlaşılan Necip Akar, Eczacılık okulunda öğrenimine devam ederken Necip Özgül’ün Divan yolundaki eczanesinde, öğrendiği teorik bilgilerin uygulanmasıyla ilgili tecrübeler edinmeye çalışır. Pek yakın zamana kadar eczanelerde laboratuvarlarda ilaç üretilirdi. Necip Akar da Necip Özgül’ün eczanesinde ilaç üretimiyle ilgili işler yapıyordu. Bu eczanede çalışırken krem ve iş macunu yapımıyla ilgili bilgilere vakıf olmuştur.

Eczacılık okulundan mezun olduktan sonra, askerlik görevini bitirip Altı ay kadar Ankara’da Hüsnü Beyin eczanesinde çalıştı, tecrübeler elde etti. Ağabeyi Cemil Akar’la müşterek ilk önce “Şampuan Cemil”, “Necip Bey Kremi”, “Necip Diş Macunu” markalı karışımları ürettiler. Bunlarla piyasaya daldılar ve hayal kırıklığına uğradılar. Bu hayal kırıklığına rağmen, Türkiye’ de yerli patenti verilen ilk ürün, eczacı Necip Akar’ ın kendi adıyla ürettiği, “Necip Diş Macunu “ürünüdür.

Yaşadıkları başarısızlıkların analizini yaparak yeniden işe koyulan kardeşler, o zamanlar, piyasaya hâkim olan diş macunu markası “Dandolin”i incelemeye aldılar ve akılda kalıcı, basit bir marka ismiyle karşısına çıkmaya karar verdiler. (Azmin gücü, bu olsa gerek) Necip Bey Kreminin üretimini durdurarak diş macununu geliştirmeye koyuldular.

O yıllarda, Radyo yeni çıkmış, yayınları ve ismi halkın dikkatini cezbediyor. Cazip olan bu “radyo” isminden yola çıkarak Tescilli Necip Macununun formülünü değiştirip gelişimini temin ettikten sonra, “Dandolin”deki –lin hecesini “radyo “kelimesine ekleyip işe koyulup 28 Temmuz 1927’de ruhsat alarak “Radyolin” markasıyla diş macunu üretmeye başladılar. Yeni diş macununun formülü de kalitesi de güzeldi. Sıra bunun tanıtımına gelmişti. Afişlemesini yapmaya karar verildi. O zamana kadar yapılmamış afiş reklamını, ilk defa yapan, bu yolda çığır açan Necip akar, Necip diş macununda, iki yılda gerçekleştiremediği satışı, açtığı bu reklam özgünlüğü ve kalite yoluyla bir aya sığdırmayı başardı. Bir milyon diş macunu satıldı. O yıllarda Nüfusumuzun 12-13 milyon kadar olduğu düşünülürse hesap anlaşılır.

Necip Akar’ı “Necip Akar” yapan asıl icadı “gripin” dir. Bakkallarda dahi satılan gripin.

O yıllar, Türkiye’nin de başına musallat grip salgınıdır. Buna İspanyol gribi deniyordu.

Baş ağrısından, vücut ağrılarına kadar, diş ağrısına; nezle ve romatizmaya, soğuk algınlığından, yüksek ateşten her derde iyi gelecek ilacın formülünü, 3 yıl içinde ortaya çıkaran 2 kardeş; (Necip ve cemil Akar) ilk diş macunu denemesinde, marka olmanın ehemmiyetini anladıklarından derde deva, vurucu, çarpıcı, akılda kalıcı bir isim aradılar. O günler ağrı kesici alanında dünya markası, “Aspirin” deki “in” hecesini alıp herkesi canından bezdiren “grip “kelimesine eklediler. “Grip” “gripin” oluverdi.

1935’te Ruhsatı alınan gripin, halka sunulur sunulmaz, satış rekoruna ulaşınca bakıldı, görüldü ki bu talep fabrikasız karşılanamaz. Fabrika inşasına tevessül edildi. Çok kısa sürede “Gripin” millî bir ilaç haline dönüşüverdi. Gripinin tesirleri, halk tekerlemelerinin doğmasına ve yayılmasına sebep oldu. Gripini hatırlatacak her yol tecrübe edildi.

Bu gripin işinde emeği çok olan necip Akar, 1950’de, Radyolin‘i ağabeyi Cemil Akar’a bırakarak yollarını ayırdılar. Gripinden sonra Necip Akar, Puro sabunu, Fay temizlik tozu gibi ürünlerin de efsane imalatçısı olmuş, çok etkili reklam usullerini kullanmış, uçaktan sabun yağdırıp puro tüketiminin talebini artırmıştır.

İcatçı bir ruha sahip Necip Akar’ın, başka icatları da var. “Paro”, markasıyla tanınan Türkiye’nin ilk çocuk maması da kan sulandırıcı özelliğiyle meşhur “Opon” da onun icatlarındandır.

18 Haziran 1957 ‘de, 53 yaşındayken arkadaşı Muammer Bayer ile bir deniz kazasında vefatları, cidden düşündürücü değil mi? Biz, bu deniz kazasının düşündürücülüğünü değerlendirirken o günkü Milliyet gazetesinde, haberler şöyle yayımlanıyor.”19.06.1957 İki milyoner boğuldu. Baş tarafı Birincide. Ortalık karanlık olduğu için etrafı iyice göremiyorduk. Biz de derhal cankurtaran simidi ve ip attık fakat ne çare ki bunlar bir işe yaramadı.

19.06.1957 U1 ÖNEMLİ’ ARIZA YAPARAK SÜRÜKLENEN «ÖNDER» MOTÖRÜ YEDEKTE ÇEKİLİYOR İKİ MİLYONER BOĞULDU Sivri ada açıklarında denize düşen Muammer Bayer ile onu kurtarmak için atlayan Necip Akar, bulunamadı. Milliyet”

Bu kitabın diğer bölümlerini okuyanlar hatırlarlar ki 1949’da Nuri Paşa’nın Haliç’te bombalanan mühimmat fabrikasının berhava olan enkazı altında, Nuri (Killigil) paşanın da vücuduna dair numune bulunamamıştı. Bu yüzden İstanbul Müftülüğünce caiz görülmeyen cenaze namazı edası, 2016’ da Edirnekapı şehitliğinde gıyaben gerçekleştirilebilmişti.

KIRIMLI DR. AZİZ BEY(1840-1878)

Kırımlı Dr. Aziz Bey, Tanzimat’ın ilanından sonra 1840’ta doğdu. Fransızca ile eğitim öğretim yapılan Askerî Tıbbiyeden 1866’da mezun oldu. Aynı yıl, Türkçe eğitim- öğretim yapılacak sivil tıbbiye ye dair bir padişah iradesi yayımlanır. Aziz bey, Tıp dilinin Türkçeleşmesi için yoğun çalışmalar yapar. Askerî Tıbbiyede iç hastalıkları dersi okutmanın yanı sıra, Sivil Tıbbiyenin ilk müdürü, Fizik, Kimya ve İç hastalıkları derslerinin de hocasıdır. Kurucu heyetin azaların olduğu Cemiyet-i Tıbbiyey-i Osmanî’nin üç dönem başkanlığını da yürütür. Çelik iradeli, yılmaz azimli Kırımlı Dr. Aziz Bey, Kızılay’ın da kurucuları arasındadır. Halen kullanımdaki Kızılay simgesinin benimsenmesinin sebebi Dr. kırımlı Aziz Bey’dir. Konuyla alakalı tarihçiler, Aziz kırımlıyla alakalı daha çok, Türkiye’de Tıp öğreniminin Türkçeleştiricisi olduğu konusuna vurgu yaparlar. Diğer taraftan, Kimyasal sembollerin Türkçeleşmesi akımını da başlatan ilk kimyacı da Dr. Aziz Kırımlı’dır. Burada, Türkçeleşme deyince, yanlış yorumlara fırsat vermemek için açıklama gerekir. Bizde yaygın bir yanlış anlayış hâkimdir: Türkçe deyince, Latin alfabesinden mülhem alfabemizle yazılmış metinler akla gelir. Oysaki durum farklıdır. Türkçe, hangi alfabeden mülhem harflerden oluşan alfabe ile yazılırsa yazılsın Türkçedir. En az bin yıl kullandığımız, Arap alfabesinden mülhem Türk alfabesine, “Arap” alfabesi demek, 95 yıldır kullandığımız, Latin alfabesinden mülhem alfabemize “Türk alfabesi “demek, alfabe tekniğinden bihaber olmak demektir.” Osmanlıca” dediğimiz alfabe de Latin harflerinden mülhem alfabe de düpe düz Türk alfabesidir. İki alfabeden biriyle okuryazar olup diğeriyle nadan olmak, keyfiyete halel getirmez. Bu yüzden Dr. Aziz Kırımlı’nın “Sembolleri Türkçeleştirdiğini “belirtmek veya söylemek yanlış olmaz.

DÜNYA SANAT GÜNÜ ÇERÇEVESİNDE SANAT ve BİLİM
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Yenihaber Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin