Martıları çok severim.
Martılar denilince aklıma özgürlük ve deniz gelir.
Alfred Copus, “Şeker Portakalı” isimli ölümsüz kitabında şöyle diyor:
“Fırtınanın şiddeti ne olursa olsun;
Martı, sevdiği denizden asla vazgeçmez.”
Evet, gökyüzünün çocuklarıdır, martılar…
Nazım Hikmet, “İnsan, denizin olmadığı yerde, umut adına, martı olmalı”, Can
Yücel ise “Deniz, martıya küsmez, martı da denize. Birbirlerine ne kadar kızsalar
da, umutsuzluk hissetseler de, ayrılmazlar asla…” diyor.
Can Yücel, “Martılar ki, sokak çocuklarıdır denizin” derken, “Martılar ki, sokak
çocuklarıdır denizin…” ölümsüz dizesini sunmuş, edebiyatımıza…
Zülfü Livaneli, martıların özgürlüğüne kimsenin engel olamayacağına vurgu
yapıyor, şu sözüyle:
“Yasak tanımaz rüzgâr, zincir vurulamaz martıya, bir de insan kalbine.”
Ve son olarak, şair Olcay Derecik’ten bir küçük öykücük:
Deniz, eğildi kulağına martının:
“Yapma” dedi ve ekledi:
“Maviliğime aldanıp, dalma sularıma, balık yaşamıyor içimde artık.”
Tebessüm etti, martı:
“Sadece balık için mi dalıyorum sanıyorsun, maviliğine?”
“Ya neden?” diye sordu, deniz.
“Sen ve ben” dedi, martı. “Birçok âşığın fotoğraflarında, aynı karede yer
alıyoruz. Birçok ayrılanın sakladığı resimlerde de…Balık yok diye seni terk etmiş
olmaz mıyım? Ben, açlığa ayıp olmasın diye değil, aşka ayıp olmasın diye hâlâ
sendeyim.”

