Türk milletinin tarihten gelen ve kendisine has “Milli ve Manevi Değerleri “ vardır. Türkler: Mert, cesur ve kahramandırlar, vatanını sever, doğuştan asker ve savaşçıdırlar, hür ve bağımsız yaşamayı severler, sözünün eridir, dostuna güven verir, yardım sever ve misafirperverdirler. Büyüklerini sayar, küçüklerini korur, merhamet sahibidir, yalan bilmez ve haram yemezler, örf, adet, gelenek ve göreneklerine, din ve imanına bağlıdırlar, vicdan sahibidirler, içinde Allah korkusu taşırlar.
Sözünün eridirler, sözünden dönmezler, dostuna güven verir ve arkadaşlarını yarı yolda bırakmazlar… Bu da bizim özelliklerimizden birisi olduğu için çok dikkat edilmeli ve hassasiyetle riayet edilmelidir. Düğün, bayram, dernek ve cemiyet toplantılarında bir araya gelirler. Bunlar çok güzel değerlerdir. Yıllar değil, yüzyıllar da geçse bu değerlerimiz unutulmamalı ve yitirilmemelidir.
Modern çağa, ilim, bilim ve fennin teknik gelişmelerine ayak uyduralım ve hiç bir şeyden geri kalmayalım. Ancak, millet olarak kendi öz benliğimizi ve kim olduğumuzu da asla unutmayalım.
Zamana bağlı olarak bazı sosyal aktivite, etkinlik ve yaşantılarımızdaki uygulamalar değişse bile, bunu modern çağın yaşam koşul ve kurallarına uyum sağlama olarak kabul etmeliyiz.
Yetmiş yıl kadar önce 1955’lerde ilkokul sıralarında iken, yedi yaşında bir çocuk olmama rağmen sosyal çevremizde olup bitenleri anlayıp kavrayabiliyordum. Her yıl Köyümüzün yetiştirdiği Medar-ı İftiharımız, çok değerli büyüğümüz Prof. Dr. Sn. Hasan Önal ve onun çocukları Nevzat ve Nedret iki kardeş yaz tatillerini köyümüzde “Balya/Kayalar’da” geçirirlerdi. Mikro Yazılım’ın kurucusu ve sahibi olan kardeşleri “Mete Önal” henüz doğmamıştı, bilahare o da bu gruba dâhil oldu. O günlere ait bir anekdot ile konuya girmek isterim. Bu vesile ile Profesörümüz Hasan Önal ile değerli eşi Ayşe Hanım’a ve Mimar olan büyük oğulları Nevzat Önal’a Allah’tan rahmet diliyorum.
Profesörümüzün kızı pantolon giymiş, abisi kısa pantolon ve kısa kollu bir gömlek ile bizimle birlikte… Aşağıdere’de su kenarında, serinlediğimiz çınar ağaçlarının gölgesinde, suyu çok soğuk olan Kalaycı Çeşmesi’nin başında, bize katılıp oynuyorlardı. Biz köylü çocuğu idik, yaz olduğu için yalınayak, başıkabak, don-gömlek dolaşıyorduk. Henüz köyden kasabaya bile gitmemiştik. Gazete köyümüze haftada iki gün Salı ve Perşembe günleri geliyordu. Pil ile çalışan Radyo iki köy kahvesinde ve üç beş zengin ailenin evinde vardı. Haber ajanslarını dinlerdik, bazen de türkü dinlerdik. Televizyonun yurdumuza gelmesine daha 25-30 yıl falan vardı…
İstanbul’da yaşayan bu kardeşlerimizin giydiklerini biz yadırgamıştık “Hiç kız çocukları pantolon giyer miymiş diye” bakışıp, gülüşüyorduk. O tarihlerde Radyo ve TV’ye sahip olma konusu ile kişilerin elinde değil, evlerinde bile sabit telefona sahip olabilmeleri Şehir ve Kasabalarda oturan aileler için de aynı idi.
Yıllar sonra anladım ve öğrendim ki modern, çağdaş ve gelişmiş sosyal yaşamın temsilcilerini yadırgamadan kutlamak ve tebrik etmek gerekiyormuş. Onlar İstanbul’un göbeğinde Beşiktaş’ta Şair Nedim Caddesinin devamındaki Nüzhetiye Caddesinde ve kendi evlerinde oturuyorlarmış.
Kuleli’de okuduğum yıllarda bende zaman zaman bu evlerine misafir olmuştum. Hanımlığı, Hanımefendiliği, Beyefendiliği ve Kibarlığı Profesörümüz ile onun çocuklarından öğrendik. Onlar bize çok güzel örnek oldular.
Ortaokul yıllarımda, Balıkesir Merkez’e bağlı Üçpınar Köyüne arkadaşlarımız ile düğüne gitmiştik. Köy gençleri davul, klarnet, keman ve trompet eşliğinde yöresel oyunlar oynuyorlardı. Öyle bir zaman geldi ki ortaya kadınsı kıyafetler içerisinde iki erkek köçek çıktı. Zilleri takmışlar, şıngır-şıngır ve fıkır-fıkır, kırıtıp-kıvırtarak oynamaya başladılar. Kadın erkek herkes onları ve oyunlarını zevkle izliyordu. İzleyenlerden duyduğumuza göre herkes düğüne iki köçek geleceğini aylar öncesinden duymuş ve bir an önce onların ortaya çıkıp oynamalarını bekliyormuş.
Doğrusu ben erkeklerin böyle kadınsı kıyafetler ile ve bu şekilde oynamalarını yadırgamıştım.
Bana göre; adam adam gibi olmalı ve erkekçe oynamalı idi. Zeybek, Harmandalı, Sepetçioğlu, Karşılama, Bengi… vb. Bu konuda: BALYA’lı gençlerimizin ve KAYALAR’lı delikanlılarımızın, bir de PAMUKÇU beldemizin ZEYBEK oyunları oynayan ekiplerini her zaman takdirle izliyoruz.
Köyümüzde ve civar köylerde zenginlerin ve ağaların düğünlerinde, salonlardaki orkestralı düğünlerde dansöz oynatıldığını duydum ve gördüm. Bunun nam olsun ve namım yürüsün diye yapıldığını biliyorum. Aynı kişilerin meydanlarda değil, kapalı ve âlem yapılan mekânlarda dansöz oynattığını da duyuyoruz. Keza bizim oralarda salon düğünlerine bile davul, klarnet, bazen zurna ve trompet eşliğinde Harmandalı, Zeybek, Halay ve Çiftetelli oynamak için bu özel çalgılar getirilirdi.
Dansöz ve köçekler sanatlarını icra ederler. Seyredenleri baştan çıkarırcasına oynar ve varsa ortamdaki kadın ve kızlarımızı da kıskançlıktan çatlatırlardı. Bir zamanlar yılbaşı eğlence programlarında gece saat 24.00’da oryantal dansöz çıkacak ve ailecek seyredeceğiz diye çoluk-çocuk beklediğimiz, uykusuz geceleri hatırlıyorum. O’da senede bir gün TRT ekranlarında olurdu.
Kayalar ve yakın komşu köylerimizdeki örf adet ve geleneklerimiz arasında bazı uygulamalar rutin hale gelmişti. Köyün zengin ve varlıklı kişileri ile ağaların düğünlerine ait uygulamalar özellik arz etse bile. Bütün düğünler için kız ve erkek tarafı davetlilerine üç-beş ay öncesinden okuntu gönderirlerdi. Okuntu: İçinde bir miktar kına, şeker ve lokum olan bir kumaş/bez, mendil veya çevredir. Okuntuyu götüren, dağıtan ve ulaştıran kişi düğünün hangi tarihte ve nerede, davullu, davulsuz, köçekli, köçeksiz, keşkekli, keşkeksiz, yağlı güreşli mi olacağını, kaç koyun ve büyükbaş hayvan kesileceğini söylerdi. Sünnet düğünleri de aynı usul ile duyurulurdu. Değnek aşırma ve yağlı güreş olup olmayacağı, salıncak kurulup/kurulmayacağı, okuntu (davetiye) dağıtırken duyurulurdu.
-Düğün günü önce kiralanan çalgıcılar gelir düğün evini haklar, bilahare yakın köylerden gelen düğüncü kervanları çalgıcılar ile karşılanırdı. Ayan’ın (Muhtar’ın) evi haklanır, düğün sahibinin erkek kardeşlerinin ve sağdıcın evleri de çalgıcılar tarafından haklanırdı. Geceleyin düğün yerine gelmeyen ağır misafirler, yiyip içtikleri sofralardan çalgıcılar tarafından alınıp, haklanarak getirilirdi.
-Davetli olsun olmasın herkes en güzel elbiselerini giyerek düğüne katılırlardı. Okuntu ile çağrılanlar hediyeleri ve bir kaç tepsi baklava, börek ve çörek ile gelirlerdi.
-Üç gün gece-gündüz, oyun ve düğün yeri kurulur, yöresel oyunlar oynanırdı. Kız ve kadınlar düğün evinde tef ve dümbelek çalıp, türkü çağırarak NİNA-NİNA ve diğer oyunlarımızı oynarlardı. Özellikle akşamları meydan yeri kurulduğunda erkeklerin oyunlarını ve orta oyunu gösterilerini kız ve kadınlarımız da yakından seyrederlerdi. Orta oyunu olarak; deve oynatma, tülü tabak ve Arap oyunları oynanırdı. Düğünlerde aydınlatma işi önceleri çırakman ateşi yakılarak, bilahare lüks lambaları ile yapılıyordu.
-Bu benim anlattıklarım yetmiş yıl ve öncesinde yapılan Kayalar ve civar köy düğünlerine ait adetlerdir. O zamanlarda gelin arabası olarak süslenmiş bir öküz arabası kullanılırdı. Gelin al duvağı ile arabaya binerdi. Düğün süresince üç gün gelinin çeyizi sergilenirdi. Bundaki sıra, GÖRÜŞ ve SEPİ ile ÇEYİZ TAŞIMA sırasıdır. Kına gecesini müteakip çeyizler tamamen toplanır ve sandıklanırdı.
-Köy gençleri ve düğün alayı kız evine gelin almaya gelince kız evinde GELİN AĞLATMASI çalınır, ÂLEM HAVASI oynanır ve düğün alayı oğlan evine doğru köy gençlerinin zaman zaman durup oynayarak ilerlemesi ile sürdürülürdü. Zaman zaman gençler ayak direr ve ilerlemezlerse düğün sahibinden bahşiş olarak bir kaç şişe rakı-şarap ve baklava isterler ve bunu ayaküstü sıra ile yudum yudum yer, içer, coşar ve haykırarak korteje yol verirlerdi. Buna gençlerin manilerle el, ef, o, o. çekmeleri de eklenince ortalık daha da coşardı. Düğün yerinde, EL, EF, O,O,O… çekerken ve salıncakta kuyruk sallanınca delikanlılar belindeki tabanca ile bir kaç el havaya ateş de ederlerdi…
-Akşam namazını müteakip damadın erkek arkadaşları damadı gerdek için sırtını yumruklayarak eve sokarlardı. Bahşiş olarak da bir kaç tepsi baklava alırlardı. Damadın evinin avlusunu yıkarlar, gece yarısı damadın kapısını çalıp uykudan kaldırırlar, damada zarar vermek ve rahatsız etmek için bazı şakalar da yaparlardı… Böyle adetlerimiz de vardı.
-Değnek aşırma yapılması için sahiplerinin yetiştirdiği en güzel atlar, kuşam takımları içinde Kayalar delikanlıları tarafından yarışa katılırdı. Nal şakırtılarını duymak ayrı bir zevk ve keyif verirdi. Keza bu atlar sünnet çocuklarının ve arkadaşlarının bindirilerek gezdirilmesi görevini de yaparlardı.
Bütün bu uygulamalar eskilerde kaldı… Şimdi Kayalar’daki düğünlerimiz köyümüzün modern düğün salonunda ve orkestra eşliğinde, dans müziği sortileri ile yapılmaktadır. Gelin Hanım asla kuaföre gitmeden, gelin başı yapılmadan, bembeyaz gelinliğini giyip, duvağını takmadan, en güzel şekilde süslenmiş gelin arabasına (otomobile) binmeden oğlan evine gitmiyor. Bir zamanlar, at üstünde, öküz arabası ve traktör ile bile gitmeye razı olan gelinlerimiz, köydeki evinin tüm mefruşatı “koltuk takımı, yatak odası ve diğerleri tamamlanmadan” gelin gitmiyor.
Bazı halledilemeyen problem ve sıkıntıların giderilmesinde çare ve çözümün zamana bırakılması iyi oluyor. Ne derler zaman her derdin ilacıdır. Çağa ve teknik gelişmelere paralel olarak değişim gösteren sosyal ihtiyaçlarımızın değişmesini yadırgamayalım. Demek istediğimi daha net ve açık izah eden örneklerle ifade edeyim. Bu devirde masa ve sandalyeleri atalım, yere bağdaş kuralım ve hep birlikte aynı tencereden tahta kaşık ile veya elimizle yemek yiyelim. Elektrik ve cereyan dediğimiz güç ve enerjiyi kullanmayalım, aydınlatmada çıra, mum, kandil ve gaz lambası kullanalım. Keza, okullarda masa ve sandalyeleri kaldıralım yere çöküp rahle üzerinde okuma yapalım. Her türlü motorlu taşıma aracını kaldıralım ve yaya olarak yollara düşelim, deve kervanları ile nakil ve taşımacılık yapalım demiyorum. Teknik gelişmelere ayak uyduralım. Çağı yakalayalım, çağı kimse geri çeviremez, yoksa bilim ve tekniğin altında ezilir, yok olur gideriz.
Biz Ulu Önderimiz Gazi ve Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gösterdiği yolda, muasır medeniyet seviyesinin de üzerine çıkmayı hedef olarak kabul etmiş bir milletiz. Bu yol Atatürk’ün yoludur. Bu yoldan dönülmez, Atatürk İlke ve İnkılâplarını koruyalım ve onlara sahip çıkalım.
Çağa ayak uyduralım. Bununla birlikte Millet olarak nev-i şahsımıza münhasır olan Örf, Adet, Gelenek ve Göreneklerimizden kopmayalım. Milli ve Manevi değerlerimize uygun tutum ve davranışlarımızdan asla vazgeçmeyelim. Öz benliğimizi de asla kaybetmeyelim.
Okunuyor olması dileklerimle. Sağlıcakla…
