GÜRAN TATLIOĞLU
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. SUSURLUK’TAN NEW YORK VE LONDRA’YA 1

SUSURLUK’TAN NEW YORK VE LONDRA’YA 1

0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

1953-1956 arasında Balıkesir Lisesi’nde sınıf arkadaşım psikolog sayın Ulufer Arısan’ın (daha sonra rahmetli oldu) o günkü Yeni Haber gazetesindeki (16.2.2018) şiir hakkındaki yazısı bana o eski günleri  anımsattı. Geriye doğru geçmiş günlere baktığımda bizim kuşakların ne kadar çok duygusal, romantik ve platonik bir gençlik hayatı yaşadığını düsündürdü. Lisede çoğumuzun bir şiir defteri vardı. Şiirle uğraşırdık. Platonik, hiç tanışmadığımız, sevgililerimiz vardı. Yurt dışından mektup arkadaşı edinmeğe çalışırdık. Finlandiya’dan bir arkadaş edinmek moda idi.

Ben liseye, 1950 yılı 13 Kasım’ında eğitime başlayan Susurluk Orta Okulu’ndan gelmiştim. Orta okulun ilk mezunlarından biri idim. Ortaokulda numaram 3 idi. Okulun ilk öğrencileri idik. Okula 32 öğrenci kayıt yaptırmıştı. Üçüncü sınıfa geldiğimizde, son sınıf öğrenci miktarı 17 idi. Ben, Sultançayır’dan Fikret Kutlubay, Kunduracı Mustafa Usta’nın oğlu Hayri Ersoy, Kasap Ziya Demirel’in oğlu Fahrettin okula ilk yazılanlardandık. Yakın arkadaşım, sonradan sarraflık da yapan  Emanetçi Hasan’ın oğlu Güngör de yazılmış mıydı hatırlamıyorum. İkinci yılda aramıza dava vekili Süleyman bey’in küçük oğlu Hadi Kural, sonradan askerliği seçmiş Mustafa Önol ve o zamanlar Susurluk’ta konuşlanmış olan 95. Piyade Alayı’ndaki subayların çocukları da katılmıştı. Sözünü ettiğim diğer isimler gibi rahmetli olan Korgeneralliğe kadar ulaşan Vural Avar da onların arasında idi.

Okulun açılşından bir iki hafta sonra kasap Ziya amca ile çarşı meydanında karşılaştık. Bana okulda neler öğrendiğimizi sordu. Kendisi ilk okul mezunu idi. Eşi varlıklıydı. Kendisi de kasaplıktan geliyordu. 95. Piyade Alayı’nin bütün et ihtiyacını o karşılıyordu. Başkaları et ihalesine giremiyordu. Kendi kasabanın yeni zenginlerindendi. Üç oğlunun en büyüğünün akıl sağlığı bozuktu. Bazen evden kaçar pijamayla sokaklarda dolaşırdi. ,Ortanca oğlu, bizlerden beş altı yaş büyük olan Selahattin  iş insanıydı, babasının sağ koluydu. En küçükleri,  Fahrettin benim sınıf arkadaşımdı.Çok delişmen bir çocuktu. Çok erken yaşta Bandırma’da barlara gitmeğe, kadınlara para harcamaya alışmıştı. Abisi Selahattin onu çok kere barlardan sarhoş aldırmış , borcunu ödemişti. Fahrettin bir türlü kendini toparlayamadı. Genç yaşta galiba bir araba kazasında ölmüştü.  Bir süre sonra Ziya amca da öldü. Bütün servet Selahattin’e kaldı. O çok çalıştı ve tutumluydu . Köyden bir hanımla evlendi. Çocukları olmadı . O da erken yaşta öldü. 

Ziya amcanın sorusuna ben ‘’Ziya amca daha işin içine giremedik. Hep nasihat almaktayız’’ diye yanıt vermiştim . Bu onun çok hoşuna gitmiş, kahkahalar atmıştı. Babam Ziya amcadan büyüktü. İyi görüşürlerdi. Bir ot ihalesinin parasını almak için ilgili daireye gittiğinde ‘’ödenek gelmemiş’’ demişler ve babamı geri çevirmişlerdi. Bunu babam Ziya amcaya anlatmış, Ziya amca ‘’Ben et paramı aldım . Ödenek var’’ demiş .’’Ödeme amiri masasının çekmecesini açmadı mı, sen oraya bir şeyler  koymadın mi ‘’ diye sormuş. Babam bunlardan habersiz idi. Bunları bilmezdi. Ama hayat, geç de olsa öğretiyordu.

Burada,bu ortaokulun eğitim temelini atan müdür Rıza Çallar’ı, Biyoloji hocası Behice Hanım’ı, İngilizce derslerine gelen, İngiltere’de bir yıllık bir kurstan sonra Türkiye’ye dönmüş kaymakam Ethem Boysan’ı ( Yeni öğrendim, Ethem Boysan benim İktisat Fakültesi’nde hocam, o zamanlar doçent, Prof.Dr. Sabahattin Zaim’in Siyasal Bilgiler Fakültesinde sınıf arkadaşı imiş), ikinci yılda Türkçe hocası olarak katılan, eşi  Bandırma hava üssü’nde yüzbaşı olan, hanımı ve İngilizce öğretmeni olarak atanan Necati Bey’i anımsamak isterim.

Rıza bey kırk yaşlarını aşmış, çok deneyimli bir öğretmen ve yönetici idi. Göreve başladıktan sonra,  bugün ilkokul olarak kullanılan ilk kanatının daha inşaatı tamamlanmamış olan binanın bir  odasını müdür ve öğretmenler odası, kullanılmasına izin verilen ikinci odayı da birinci sınıf yapmıştı. Okul iki ay geçikerek açıldı. Bizler ilk gün okula geldiğimizde masalar vardı fakat, oturacak sandalye ve sıra yoktu. Rıza Bey ‘’şimdi’’ dedi ‘’herkes evine gidecek birer sandalye getirecek’’. Ben bizim evde sandalye bulamadım. Misafir odasında koltuklar vardı. Oturma odasında divanlar vardı. Sandalye yoktu. Bizim dükkandan aldığım bir sandalyeyi götürdüm. İlk basit kültür şokunu o zaman yaşamıştım. Bizim evimizde, hem de varlıklı bir aile olmamıza rağmen, sandalye yoktu demek ki bunun ihtiyacı duyulmamıştı. Divanlar bu ihtiyacı karşılıyordu. Kış gelip müdür odası ve sınıfta soba kurulunca Rıza bey bize evden odun getirmemizi de istemişti. Birinci yıl karnemizi kartondan bize çizdirip kestirerek de o yaptırmıştı. 

SUSURLUK’TAN NEW YORK VE LONDRA’YA 1
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Yenihaber Gazetesi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin