Rıza Bey, öğretmeni olmadığı için, bir çok derse kendisi giriyordu. Tarih, coğrafya, matematik, müzik onun dersleri idi. İyi keman çalan Rıza bey bazı arkadaşlara mandolin çalmasını öğretti. Çoğumuz o zamanlar nüfusu altı bin yedi yüz olan kasabamızın dışına hiç çıkmamıştık. Çıkmamız için bir sebep de yoktu.
Bugünkü belediye binasının önünden geçen yol anayoldu ve bu yoldan günde bir kaç otobüs ve kamyon geçerdi. Kasaba içinde ulaşım tek atlı ya da çift atlı arabalarla olurdu.Ssurluktan haftada dört kez tren geçer, istasyonla kasaba arasında, yolcu taşımada kapalı iki atlı arabalar çalışırdı. Yük taşıma işlerini genellikle tek atlı arabalar yapardı. Kasabada hiç kimsenin otomobili yoktu. Eski iki otobüs Susurluk Balıkesir ve Bandırma arasında yolcu taşırdı. Yollar taşlı şose yoldu. Yolun bazı kesimleri de topraktı.Yolda iki arabanın yan yana geçmesi zordu. İşte böyle bir ortamda Rıza bey kasabanın çevresini de bize öğretmeğe çalıştı .Karacabey’e, Mustafa Kemal Paşa’ya – Kirmastı’ya-ve İngilizler’in işlettiği Borasit madenine götürdü. Buralara bizim Austin marka kamyonla gidiyorduk. Ayrıca biyoloji hocası Behice hanım bizi toplu halde Çaylak’a ve çevrede diğer yürüyerek gidilebilecek yerlere götürüyor, bize tabiatı öğretiyordu. Behice hanım İstanbul Üniversitesi’nde Zooloji fakültesini kuran, Manyas Kuş Cenneti’ni keşfeden, Nazi Almanyası’ndan kaçan, ünlü Alman Profesör Curt Kosswig’in öğrencisi idi.
Bir gün Rıza Bey bize daha önceden hazırlattığı içinde su olan kovaları, kazma ve kürekler ve çam fidanlarını aldırdı, bugün şehir parkı olan o zamanlar futbol sahası olarak kullanılan, daha önceleri de mezarlık olan alana götürdü. Onun kontrolunda parkın ilk çamlarını biz ekmiştik. Burası mezarlık iken bizim aileden kişilerin mezarları da burada imiş. Herkes gibi onların kemiklerini topluca bugünkü mezarlığa , o günün yeni mezarlığına, babam defnettirmiş. Olayı çok iyi bilir ve anlatırdı. Bu alanın yola bakan tarafında, köprünün öbür yanında, Susurluk’tan çıkışın sağ köşesinde gazhane adı verilen bir bina bulunurdu. Daha önceleri bu binanın bulunduğu yer Müslüman olmayanların gömüldüğü maşatlık imiş.
Burası şehrin bittiği nokta idi. İleride, birisi sonradan politikaya karışan ve oğlu ilkokul sınıf arkadaşım olan, iki kardeşe ait iki maragozhane vardı .Geride sağda ise demirciler ve nalbantlar bulunurdu. Marangozhanelerden sonra çok daha ilerde , yine solda eski bir un fabrikası binası vardı. Bu un fabrikasını Kepeklerli Hamit satınalmıştı. Yolun istasyon yönüne dönen kavşağındaki diğer un fabrikasını da Kamile halamın kocası Hüsnü Aykut enişte satınalmıştı. Satınalmalar ya kaçan Rum sahipleri ya da Milli Emlak’tan olmuştu. Her ikisi de fabrikaları çalıştıramamış, makinelerini satmış , binalar boş kalmıştı. Kepeklerli Hamit efendi varlıklı bir kişi idi. Benden bir yaş büyük olan oğlu Yüksel aileyi babasının ölümünden sonra Bandırma’ya taşıdı. Ablası Şükran sonradan milletvekili olan bir avukatla evlendi. Yüksel iş hayatında başarılı olamadı. Babasından kalan malları tek tek sattı. Sonunda minibüs şoförlüğü yaptı ve gece kulübü işletmecisi oldu. Genç denecek bir yaşta öldü.
Hüsnü eniştenin Aykut oteli kasabanın tek oteli idi. Yetişkin üç kızı ve bir oğlu vardı. En büyüğüne Nahide hala derdim. Diğerleri de Azize ve Mediha ablalarımdı. Osman Abi benim, akrabalar arasında, benden hayli büyük, tek abimdi. İstanbul’da Tıp Fakültesini bitirdi ve doktor oldu. Uzun süre Susurluk’ta doktorluk yaptı.Sonra çocuk hastalıkları mütehasısı oldu, Ankara’ya yerleşti. Öğrenciliği sırasında Susurluğa gelip gittiğinde bana her zaman ufak bir hediye getirirdi. Kendisini severdim, onun gelmesini beklerdim. Kardeşim Turan’ın arkadaşı sonradan Ziraat Profesörü olan Cahit’in babasının Konak isimli hanının kahvehanesinde bilardo masası vardı. Osman abi bilardo oynamasını severdi, ben de seyretmesini severdim. Fakültenin 6. Sınıfını geçememiş, kalmıştı. Babası, Hüsnü Enişte artık kendisini maddi olarak destekleyemeyeceğini ve Susurluğa dönmesini istedi. Bu bütün ailede şok etkisi yarattı. Annem araya girdi. Babamı ikna etti. Osman abinin son yılının bütün masraflarını babam karşıladı.
Hüsnü Enişte’nin benimle özel bir anlaşması vardı. Ben altı, yedi yaşında iken, kasabada pazarın olduğu Çarşamba günleri Hüsnü Enişte’ye giderdim, Boş alışveriş sepetini alır, onunla beraber pazar alışverişine çıkardık. Dolu sepeti ben eve getirince enişte bana 10 kuruş verirdi. O gün benim için 10 kuruş büyük bir para idi, Bizim dükkan da Çarşamba günleri çok hareketli olurdu. Dedem her zamanki oturduğu köşedeki koltuğunda oturur gelen mmüşterileri uzaktan gözlemlerdi. O da bana Çarşamba günleri 10 kuruş verirdi. Bir keresinde bana verdiği 10 kuruşla caddenin karşı tarafındaki şekerci dükkanından ayni bizde üretilen şekerlere benzer bir şeker satınaldım. Dedem benim nereye gittiğimi takip etmiş. Ben bizim dükkana döndüğümde beni çağırdı. Beni sorguladı. Sonra kulağımı çekti, bir tokat attı. Kendi paranı niye rakibine veriyorsun diye bana çok kızmıştı. Bu attığı ilk ve son tokatlı dersti. Hiç unutmadım. Aslında şeker aldığım dükkan bizde uzun yıllardan beri baş tezgahtarlık yapan, onun da sülalesi Konya taraflarından gelmiş olan, benim Hafız Dede dediğim yaşlı ustanın damadı Şekerci Asım’ın dükkanı idi.
